Yazan Ece Erdağ on 9th Mart 2010

HİNDİSTAN: İnsanlar, Yüzler…

İstanbul’a dönüş vakti geldi çattı…  Jorhat Askeri Havaalanı’ndayız. Hava güneşli, nem rahatsız edecek kadar fazla değil. Kaziranga’dan buraya sarsıntılı bir yolculuk sonunda ulaştık. Dört gün önce bizi havaalanından alan, parmakları yüzüklerle dolu aynı adamcağız (Taefek-ul Haq) bizi havaalanına bıraktı. Yanında on dört on beş yaşlarında ufak bir oğlan. Kömür karası gözleri var. Güler yüzlü, dönüş yolunda çantamdaki son çikolatayı uzatıyorum, önce istemiyor mahcup oluyor, sonra alıp yanındaki koltuğa bırakıyor; çikolatayı oradan alıp açıyorum, eline tutuşturuyorum. Kocaman gülümsüyor. Valizlerimizi arabanın üzerindeki havadar bagajdan indirirken gözlerime bakıyor:

“Thank you, madam” diyor.

İki saatlik yol boyunca Bangladeş ve Butan’a komşu olan Assam Eyaleti’nin uçsuz bucaksız çay bahçelerinden geçtik. Eyaletin çay bahçeleriyle meşhur olmasına şaşmamak gerek. Anavatanı Çin ve Japonya olan çayı dünyaya tanıtan üçüncü ülke Hindistan ve özellikle de Assam eyaleti.  Karadeniz’in dik yamaçlarında görmeye alışık olduğumuz çayı (Camellia sinensis) büyük düzlüklerde görmek şaşırtıyor bizi. İnsan gözünün alabildiğine genişlikteki bahçelerin içinde karabiber ağaçları ve Piperaceae familyasından türünü bilemediğim ağaçlar var. Ekilir alanların genişletilmesi amacıyla bu ağaçlar katledilmemiş, fark edince çok seviniyorum. Ağaçların üzerindeyse epifitik olan çok yıllık orkideler var. Epifit sözcüğü, eski yunanca epi: üzerinde ve phyton: bitki sözcüklerinden geliyor, bazı bitkilerin diğer bazı bitkileri sadece konak olarak kullanması ve onlara zarar vermeden konum ve destek sağlaması için üzerlerinde büyümelerini ve gelişmelerini tanımlıyor. Bu orkidelerin çiçek açtığı zamana denk gelmemek şanssızlık doğrusu.

Yol boyunca rastladığımız evler, ne Sunderban’da gördüğümüz gibi ne de büyük kentlerdeki gibi. Burası sanki Hindistan’ın sayfiye yeri. Bakımlı bahçeler, badanalı tek katlı evler, verandalarında saksılar, zeminlerde koruyucu olduğuna inanılan tebeşirle çizilmiş desenler ve renk renk çiçekler sosyoekonomik düzeyi yüksek bir yaşamı işaret ediyor. Ancak çay bahçelerine yakın bir köyde bu durumun aksine rastlayınca dünyanın en kalabalık ikinci ülkesindeki kozmopolit demografiyi ve ekonomik durumu anımsıyorum.

Bombay ve Kalküta’da duymaktan yorulduğumuz, susmayan korna sesleri Kaziranga-Jorhat güzergâhında görece daha az. Hindistan’daki korna anlayışı bir hayli farklı. Her tarafı çiçek desenleriyle kaplı 1950 model kamyonların arkasında “horn please” yazıyor genellikle. Otomobillerde, kamyonlarda, otobüslerde, taksilerde, yani hiçbir motorlu araçta yan aynalar yok. Kullanılmıyor! Korna işte tam bu noktada devreye giriyor. Yolda keçi de olsa insan da olsa, çocuk da olsa metrelerce uzaktan başlanıyor korna çalmaya. Ta ki engel aşılana kadar kornaya basılı tutuyor şoför elini. Yolda defalarca kadınların elbiselerinin tozunu alıyoruz, çocukları sıyırıp geçiyoruz, çarpmak pahasına da olsa asla frene basılmıyor. Sanırım sadece inekler güvende yollarda. Belki bir de yavru keçiler. Yayalarda korkutucu düzeyde bir sistematik duyarsızlaşma söz konusu. İçlerinden bir tanesi bile elini kolunu kaldırıp bağırmıyor şoföre, kızmıyor ve hatta yoldan bile çekilmiyorlar. Şaşırmamak elde değil.

 Güzergâhımız üzerinde, Hindistan’ın daha önce ziyaret ettiğimiz eyaletleriyle benzer olan tek şey kadınların renkli “sari”leri, özellikle de giyene iyi şans getirdiğine inanılan kırmızı renkli sariler, gün ışığında egzotik fotoğraflar çekmemize fırsat tanıyor. Kadınlar o kadar güzel ki Hindistan’da; gür ve parlak saçlarından gözlerine, burunlarından yüz kemiklerine kadar her parçalarıyla dikkatimizi çekiyorlar. Sarilerindeki desenler, renkler, pırıltılar bizi Asya’nın mistik dünyasında gerçek bir yolculuğa çıktığımıza ikna ediyor. Hele ki gün ışımadan topladıkları yasemin dallarını saçlarına iliştirip, saçlarını örmeleri ve gün ışığıyla birlikte açan yasemin çiçeklerinin kokusunun saçlarına sinmesi gibi bir detayı öğrendikten sonra; ben niçin burada yaşamıyorum diyorum kendime…

Hindu hoşgörüsünün bir yan etkisi olacak, Hintlilerin yabancılara ve fotoğrafa karşı müthiş sempatileri var. Ne büyük şehirlerde ne de köylerde fotoğraf çekmemizden rahatsız olan bir Hintliye rastlamadık. Çocuklardan kadınlara, yaşlılardan erkeklere kadar herkes mümkün olan en güzel pozu bizlere sunmaktan geri durmadı. Korna sever şoförümüzle gerçekleştirdiğimiz iki saatlik yolculuk boyunca her ani frende bir şeyler yakalamaya çalıştım ve en çarpıcı pozlardan birini “mundan” olarak bilinen saçı ilk kez kazıtma töreni henüz yapılmış kucağındaki çocuğunun yüzünün fotoğrafta gözükmesi için çocuğunu bana doğru çeviren ve gülümseyen sarı sarili kadındı bence. O noktada camı açıp “Namaste!” diye bağırmam kaçınılmazdı! “Namaste” tüm Hintlileri gülümsetebilen bir kelime, “içindeki yüce ve ölümsüz ruhu selamlıyorum” anlamına geliyor. Ancak günlük kullanımda, teşekkür etmek, selam vermek gibi yaygın bir kullanımı da var.

Korna sever, ayna kullanmaz şoförlerin yanı sıra toplu taşımada da hayli ilginç sahnelere tanık olduk. “Motorikşa” denen, üç tekerlekli motosikletlerde dört kişi taşınabiliyor ve günlüğü 12 dolara tüm şehri bu araçlarla gezmek mümkün. Otobüsler 1940’lardan ya da 1950’lerden kalma. Üstleri açılmış ve ahşap bir aksamla modifiye edilmiş, her tarafı çiçek desenleriyle ya da parlak renklerle bezenmiş. Camları yok. İçleri tıka basa insan dolu ve illa ki bağırıyor insanlar birbirlerine. Bir de üç tekerlekli, motorsuz araçlarda asil Hindu hanımlarını zarif sarileri içinde görmek mümkün. Tabii ki simsiyah, daima ortadan ayırdıkları pırıl pırıl saçları ve alınlarındaki kırmızı tilakalarıyla gözlerinizi tutsak ediyorlar. Dikkatle baktığınızı fark edince, gülümsüyorlar; tam o anda siz de gülümser ve fotoğraflarını çekmek için izin isterseniz, asla geri çevirmiyorlar. Kadınların güzelliğinin ve zarafetinin yanında Hintli erkekler sönük kalıyor oysa. Ancak misvakla fırçaladıkları bembeyaz dişleri ve nazik tavırları Hintli kadınlarla aynı…

Upuzun saçlı, tarçın kokulu bir Guru’ya rastlıyoruz Kalküta’nın arka sokaklarındaki bir ağacın altında. Bir deste sandal ağacı tütsüsü yakmış, ortalık duman içinde, benim de vücudumda taşıdığım en ünlü Budist mantrasını önündeki kâğıtta görüyorum ve tanıyorum:

“Om mani padme hum”

Diyor ki;

Evrenselliğin tecrübesine ve yoluna sığınıyorum, ta ki; ölümsüz ruh cevherimin aydınlığı uyanan şuurluluğun derinliklerinden sıyrılsın ve ben, ten kafesinden kurtulmanın ilahi aşkı içinde sonsuzluğa doğru sürüklenip gideyim…

Tüm bunları birkaç günde yaşamış olmam garibime gidiyor. Gözlerimi kapatınca o kadar çok görüntü gelip geçiyor ki, uykuya dalamıyorum bir türlü. Onca baharat tüketimine rağmen sadece tarçın, karanfil ve tulissa kokan Hintlileri düşünüyorum. Dünyanın en renkli ülkesi burası olabilir mi? Hoşgörü sözcüğü Hinduizm’den köken almış olabilir mi?

Önümde simsiyah saçlı bir adam dilinde bir melodiyle derinlere dalmış. Dakikalarca aynı melodiyi mırıldanıyor. Televizyonda haberler, ortalık sessiz. Check-in yapacağımız bir yer gözükmüyor şimdilik. Apronda uçak da yok. Herkes kendi müzik çalarına odaklanmış. Günlerdir tek satır yazmadığım defterime bu satırları karalıyorum ben de… On gün ne çabuk geçti. Oysa bu on günü beklemek ne kadar zordu…

Dünyada bu kadar çok renk olduğunu anımsamak ve buna tanık olmak çok hoşumuza gidiyor. Uzun süredir hissedemediğim bir şeyler hissettiriyor Hindistan bana. Temizlik anlayışları bizim anladığımızdan ve yorumladığımızdan farklı olsa da, temizliğin ve kirlenmişliğin ne olup olmadığını anımsıyorum. Küçük köylü kızını kucağıma aldığımda –ki çocuklarla aram iyi değildir- dünyadaki tüm çocukların ne kadar da benzer olduğunu hissediyorum. İnsanların mülkiyet anlayışıyla serseme döndüğü medeniyetleri düşünüyorum bir de, “ileri olmak” nedir, “geri olmak” nedir; bunlar kime ve neye göre oluşturulmuş kavramlardır bir kez daha irdeliyorum kendi içimde.

Ve her insanın içinde bu kadar güzel bir Hindistan mümkün müdür?

Namaste!”….

Paylaş:
  • Print
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Live
  • PDF
  • Twitter
  • Yahoo! Buzz
  • LinkedIn
  • MySpace
  • StumbleUpon
  • Tumblr

Henüz yorum yok!

Yorumlarınızı Yazın