Yazan Burak Dogansoysal on 29th Aralık 2009

Laponya Macerası: Kuzey Işıklarının Peşinde

26.12.2009 – Cumartesi

Uçağımız bugün 10:50’de kalkacağı için ekibimizle 08:50’de havaalanında buluşuyoruz. Check-in işlemlerimizin ardından gümrük kontrolünden geçerek kapımıza gidiyoruz. Uçuşumuz 20 dakika rötarlı kalkıyor ancak havada bu farkı kapatıp Helsinki’ye zamanında iniyoruz. Saat 14:00 sularında Helsinki üzerinde alçalırken kaptanımız hava sıcaklığını -5°C ve hava koşulunu da kar yağışlı olarak bildiriyor. Camdan aşağı baktığımızda karanlığa rağmen pırıl pırıl parlayan, kar altındaki Helsinki yollarını görüyoruz. Helsinki Vantaa Havalimanı’na indikten sonra son derece tenha olan pasaport kontrol noktasından geçip yine son derece rahat olan bagaj alanına geliyoruz. Bagajlarımızı alıp bir kat yukarıdaki iç hatlar terminaline çıkıyoruz. Dış hatlar geliş terminalinin sakinliği burada yok. Kayakları ve snowboardları sırtında 7’den 70’e yüzlerce insan Finlandiya’da iç hat uçan Finnair ve Finncom kontuarlarının önünde kuyruk olmuş sıralarını bekliyor. Bu kalabalığın içinde ne yapacaklarına anlam veremediğimiz bir grup insan var. Sırtlarında kamp çantaları, yanlarında kanoları ve kürekleri check-in için bekliyorlar. Daha sonra uçağımızı beklerken elimize geçen bir Fin dergisinde okuduğumuz yazıda “kış ayları Fin’ler için aktivite zamanıdır, dışarı çıkıp denize girme, yüzme, kürek çekme ve kayak yapma zamanıdır” yazısını okuyunca kanolarıyla bekleyen insanların gerçek birer Fin olduklarını anlıyoruz.

İç hatlardaki uçuşumuzu çift motorlu, pervaneli bir uçak olan ATR-72 ile yapıyoruz. Son derece güzel, şık ve kibar hosteslerin kuzey Finlandiya’ya özgü ikramlarıyla çabucak geçiyor bu 1,5 saatlik uçuş. Birbirine çok yakın Kemi ve Tornio şehirlerinin tam ortasında yer alan Kemi-Tornio Havaalanı oldukça ufak, geliş gidiş terminali aynı salonda olan bir havaalanı. Uçağın donmuş bagaj kapakları zor açıldığı için valizlerimiz biraz geç geliyor. Bu arada elinde tabela bizi bekleyen rehberimiz Petri’yle buluşuyoruz. Laponya’da bulunacağımız 8 gün boyunca neler yapacağımızı özetliyor ve sohbet ettikçe heyecanımız daha da artıyor. Keşke bir gün önce gelseydik diyoruz; Petri ve İtalyan turistler önceki gece kuzey ışıklarını (Aurora borealis) görmüşler. Laponya’da havanın açık olduğu günlerin %70’inde kuzey ışıklarını görmek mümkün ve aynen hava tahmini gibi ne zaman olacağı büyük ölçüde tahmin edilebiliyor. Ancak ne yoğunlukta olacağını, tam olarak nereden iyi görüleceğini ve ne kadar süreceğini kestirmek pek mümkün değil.

Bu muhteşem doğa olayı aslında güneşten kopan elektrik yüklü parçacıkların dünyanın atmosferine girerken manyetik alan yüzünden kutuplara yönelmesi ve atmosferdeki nitrojen ve oksijen molekülleriyle çarpışması sonucu oluşsa da, ortaya çıkan görsel şölen sayesinde insanın Fin mitolojisindeki açıklamalara inanası geliyor. Evet; bu inanılması güç ve etkileyici manzaraya gökyüzünde dolaşırken kuyruğunu yıldızlara süren büyülü bir tilki sebep oluyor olabilir.

Valizlerimizi alıp terminalden çıkınca Laponya gerçeği yüzümüze vuruyor: dışarısı -18°C ve durduğumuz yerde açıkta kalan tek yerimiz olan yüzümüz adeta soğuktan yanıyor. Hemen aracımıza binip yola çıkıyoruz ve bir saatlik çok keyifli bir yolculuğun ardından seyahatimiz boyunca üssümüz olacak ziyaretçi merkezine varıyoruz. Hiç vakit kaybetmeden kat kat kıyafetlerimizi çıkartıp yemeğe oturuyoruz. Menüde kuzey Finlandiya’ya özgü sebzeli ve soslu tavuk, İngilizcesini kimsenin bilmediği çok lezzetli bir balık ve bulgur ile karışık pilav var. Yaban mersininden yapılmış koyu kıvamlı reçeli andıran tatlımızı yiyip kahvelerimizi de içtikten sonra ziyaretçi merkezinin soyunma odasına alınıyoruz. Büyükçe bir oda burası ve içinde tek tip tulumlar, botlar, eldivenler, kasklar, kısaca soğuk hava koşullarında ihtiyacımız olan her şey var. Rehberimiz Petri bize soğuk havada nasıl giyinilmesi gerektiği ile ilgili faydalı bilgiler verirken bir yandan da ebadımıza uygun kıyafetleri çıkartıp denememiz için bize veriyor. Yaklaşık yarım saat içinde ekipteki herkes tam takım giyiniyor: üst üste giyilmek üzere 3 çift çorap, içi kürklü bir çift eldiven, sadece gözlerimizi açıkta bırakacak bir balaklava, tek parça bir kar tulumu ve son olarak da bir çift bot. Artık Laponya soğuklarına hazırız.

Ertesi günün programını konuştuktan sonra ziyaretçi merkezine 10 dakika mesafedeki kulübelerimize gidiyoruz. İki katlı ahşap kulübelerimize yerleşirken rehberimiz banyonun içinde cam bir kapıyla ayrılan saunanın nasıl çalışacağını anlatıyor. Finlandiya’da büyük bir kültür olan sauna, dışarısı çok soğuk olduğu ve saunanın sıcağından çıkıp odaya giderken hasta olunacağı için her kulübenin içinde mevcut. Herkes kulübesine çekiliyor ve rengarenk kuzey ışıkları hayalleriyle uykuya dalıyoruz.

27.12.2009 – Pazar:

Sabah kalkış saatimiz olan 08:00’da kalkıyoruz ve perdeleri açıp zifiri karanlığa doğru bakıyoruz: hava hala karanlık ama açık, kar yağmıyor ve rüzgar yok. Bir gün önce ziyaretçi merkezinden aldığımız kıyafetlerimizi tam takım giyerek dışarı çıkıyoruz ve kulübelerin önünde Petri’nin bizi beklediğini görüyoruz. Soğumasın diye çalışır vaziyette bekleyen minibüsümüze binerek ziyaretçi merkezine gidiyoruz. Güzel bir kahvaltının ardından hiçbir yerimiz açıkta kalmayacak şekilde giyinip dışarı çıkıyoruz. Petri bugün dolaşacağımız kar motosikletlerini ısınmaları için önceden çalıştırmış. Motorlardan birinin yanına gidiyoruz ve kar motosikleti eğitimimiz için can kulağıyla Petri’yi dinlemeye başlıyoruz. “Aptalca soru yoktur; sorulmayan soru yüzünden yapılan aptalca hatalar vardır” diye başlıyor söze Petri. Yaklaşık 45 dakika boyunca en ince detayına kadar anlatıyor kar motosikletinin kullanımını. Önemli yerleri tekrar ediyor, birbirimizle haberleşeceğimiz el hareketlerini gösteriyor ve sorularımızı da cevapladıktan sonra bizi ikişer ikişer motorlara bindiriyor. Petri en önde olmak üzere 5 kar motosikletinde 8 kişiyiz ve birbirimizi takip ederek tek sıra halinde bekliyoruz. Petri herkesten “hazırım” sinyalini aldıktan sonra yola koyuluyoruz.

Ziyaretçi merkezinin bahçesinden çıkar çıkmaz hemen bir parkura giriyoruz. Oldukça geniş ve dümdüz olan bu parkur motorlara alışmamız için gereken tecrübeyi edinmemizi sağlıyor ve yarım saatlik bir sürüşün ardından herkese geçer not veren Petri’nin liderliğinde daha dar ve orman içinden geçen yollara giriyoruz.

Henüz 20 dakika yol almışken Petri el hareketiyle “durun” diyor ve ileriyi gösteriyor. Tam önümüzden 2 adet ren geyiği koşarak yolun karşısına geçiyor. Herkes çok heyecanlı; seyahatimiz boyunca evcil ren geyiklerini bol bol göreceğiz ama bu gördüklerimiz yabani ren geyiği. Biraz ileride karların altındaki yaprakları yemeye çalışan bir ren geyiği daha görüyoruz ve yavaş yavaş yanına gidiyoruz. Bizden biraz tedirgin oluyor ancak fazla uzaklaşmadan görüş alanımız içinde kalarak beslenmeye devam ediyor. Biraz seyrettikten sonra yola devam ediyoruz.

Yaklaşık 1 saatlik sürüşün ardından ziyaretçi merkezine geri dönüyoruz ve kısa bir molanın ardından günün ikinci etabına geçiyoruz. Bir süre otomobillerin de seyrettiği, tamamı kar ve buzla kaplı ana yolda gittikten sonra eni kar motosikletinden biraz daha geniş bir orman yoluna giriyoruz ve oldukça engebeli, virajlı ve zaman zaman da yokuşlu bir yolda maceralı bir yolculuk yapıyoruz. Heyecandan ne kadar olduğunu kestiremediğimiz bir süre sonra Petri “dur” işareti veriyor ve 4 motosiklet tek tek rehberimizin arkasında duruyoruz. Motorlarımızı kapatıp iniyoruz ve kasklarımızı çıkartarak motosikletlerin üstünde bırakıyoruz. Buradan sonra yola yürüyerek devam edeceğiz. Kürklü şapkalarımızı takıp ağaçların arasındaki patikalardan yokuş yukarı yürüyoruz. Bugün dünkü kadar soğuk değil; sadece -13°C! Tertemiz ve taptaze havayı ciğerlerimize doldurarak yürüyoruz ve ufacık ahşap bir kulübeye geldiğimizde duruyoruz.

Devlet tarafından yapılmış ancak halk tarafından sahip çıkılan bu tarz kulübeler Laponya’da çok yaygın. Yürüyüş, kayak ve kar motoru parkurlarının belirli yerlerine yapılmış bu kulübelerde ateş yakılması için odun her daim mevcut. Ancak bu odunu devlet koymuyor. Koşulları son derece çetin olan Laponya’da kaybolan, sakatlanan veya çok üşüyerek sığınan ziyaretçiler düşünülerek, kendisinden sonra gelecek kişi “odun bulacak durumda olmayabilir” mantığıyla kulübeyi son kullanan kişi bırakıyor bu odunları. Petri içerideki odunlar ile ateş yakıyor, bacası hariç açık hiç bir yeri olmayan kulübe ısınırken yanında getirdiği çaydanlığa suyu doldurup kaynamaya bırakıyor. Bu arada bizi bölgeye hakim bir tepeye manzara seyretmeye götürüyor. Kısa yürüyüşümüzün ardından bir manzara platformuna geliyoruz ve alabildiğine beyaz Laponya manzarasını seyre dalıyoruz. Ancak durduğumuz anda üşümeye başladığımız için 10 dakikalık sohbetin ardından kulübeye geri dönüyoruz. Biz yokken suyumuz kaynamış ve kulübe sımsıcak olmuş.

Petri menüyü sayıyor: Peynirli ve Finlandiya’ya özgü sucuklu sandviç, sıcak çikolata, çay veya kahve, çok tüketildiği için “Finlandiyalıların sebzesidir” diye espri yaptığı sosis ve içeceğimize bandırarak yiyeceğimiz kıtır bir tatlı. İçeceklerimizi seçiyoruz, sandviçimizi ısınması için ateşin üzerindeki ızgaraya bırakıyoruz, çakıyla sivrilttiğimiz dal parçalarına sosislerimizi takıyoruz ve  buz gibi Laponya’nın ortasında, ufak ama sıcacık bir kulübede bize ziyafet gibi gelen, aslında son derece basit öğle yemeğimizi yiyoruz.

Yemeğin ardından biraz daha ısındıktan sonra kulübeyi bulduğumuz gibi bırakıp kapısını kapatıyoruz ve motorlarımızı bıraktığımız yere yokuş aşağı yürüyoruz. Kış aylarında günde sadece 3,5 – 4 saat güneşi görebilen Laponya’da biz içerideyken hava neredeyse kararmış. Ancak her yeri kaplayan karın sebep olduğu yansıma sayesinde etraf normalden biraz daha aydınlık.

Motorlarımıza ulaştıktan sonra kasklarımızı takıp Petri’ye hazırız sinyalini verip yola koyuluyoruz. Artık herkes motorlara son derece hakim ve zor parkurlardan çok daha rahat ve hızlı geçerek dönüş yoluna koyuluyoruz. Ziyaretçi merkezine geldiğimizde çay ve kahvelerimizi sipariş edip, üstümüzdeki katmanlardan birkaçını çıkartarak günün yorgunluğunu atmaya çalışıyoruz. 3 gündür orada kalan Japon dostlarımızla çay – kahve eşliğindeki koyu sohbetimiz sonrasında üç çeşit ev yapımı ekmek ve tatlı turşu eşliğinde ren geyiği eti, soğan ve patatesle yapılan yerel lezzet “Porokiusaus” yedikten sonra erkenden kulübelerimize çekiliyoruz. Dışarısı artık zifiri karanlık, kulübelerimizin içi sıcacık, banyolarımızın içindeki sauna ise tüm yorgunluğumuzu almak istercesine alev alev yanıyor. Yarın yakınlardaki bir ren geyiği çiftliğine gidip bölge için çok büyük anlam ifade eden ren geyiği yetiştiriciliği ile ilgili bilgi alacağız. Daha sonra kızaklarımıza ren geyiklerini koşup keyifle gezeceğiz…

28.12.2009 – Pazartesi:

Yeni haftanın ilk günü karanlık bir Laponya sabahına uyanıyoruz. Kahvaltımızı yaptıktan sonra yavaş yavaş aydınlanan güne başlamaya hazırız. Bugün programımızda yerel bir ren geyiği çiftliğine ziyaret var. Çiftliğin sahibinden ren geyiklerinin bölge için önemi, nasıl yetiştirildikleri ve nerelerde kullanıldıkları ile ilgili bilgiler alacağız ve sonrasında ren geyiklerinin çektiği kızaklar ile dolaşacağız.

Çiftliğe gitmek üzere bizi almaya gelen minibüse binip yola koyuluyoruz ve muhteşem manzaralar eşliğinde 45 dakika kadar yol aldıktan sonra çiftliğe varıyoruz. Bildiğimiz, alışık olduğumuz anlamda bir çiftlik değil burası; alanı çevreleyen bir çit var ama evcil ren geyikleri yabani akrabaları ile birlikte ormanın ve karların içinde serbestçe dolaşıyorlar. Hepsinin kulağında kime ait olduklarını belgeleyen bir dövme var ve bu sayede komşu çiftliklerdeki geyiklerle asla karışmıyorlar.

Alan çok büyük ve çok sık ormanlık bir arazi. Çiftliğin merkezine geldiğimizde çiftliğin sahibi Hannu bizi sıcak bir şekilde karşılıyor, bir yandan da 12 yaşındaki kızıyla birlikte geyikleri hazırlamaya çalışıyor. Önce bize ren geyiğinin öneminden bahsediyor Hannu. Etinden, kürkünden, gücünden nasıl yararlandıklarını, yerlilerin giydiği her kıyafette, yediği her yemekte mutlaka ren geyiğinden bir parça olduğunu  anlatıyor. Bu arada Hannu’nun kızı üşümeyelim diye kızakların zeminine post seriyor.

Bir eyer alıyor Hannu eline ve en öndeki geyiğin yanına çağırıyor bizi. Eyerin geyiğe nasıl yerleştirileceğini, neresinden bağlanacağını ve kızağın iki yanından çıkan tahta kollara nasıl sabitleneceğini gösteriyor. “Anladınız mı?” diye sorunca otomatik olarak “anladık” diyoruz. “Haydi o zaman, herkes geyiğini ve kızağını hazırlasın” diyor. Anlamış olmamıza rağmen Hannu ve kızının yardımına ihtiyaç duyuyoruz ama 5 dakika içinde eyerlerimiz takıp dolaşmaya hazır hale geliyoruz. Parkur uzun, çiftliğin çevresini tamamen dolaşacağız ve hava da çok soğuk ve kar yağışlı. O yüzden rehberlerimiz biz kızaklara oturduktan sonra battaniyelerle üstümüzü örtüyorlar.

Artık dolaşmaya hazırız. Hannu en önde favori ren geyiği “Black” ile birlikte sürüyü kontrol ediyor. Black nereye giderse sürü oraya gidiyor, ne kadar hızlı giderse sürü o kadar hızlı gidiyor. Black 10 yaşında bir erkek ve normalden fazla koyu renklere sahip. Hannu Black’ten “arkadaşım, dostum” diye söz ediyor. Black’in ağaçlar arasındaki karlı parkurda attığı ilk adımlarla birlikte bizim kızağı çeken bembeyaz bir geyik olan “Snowball” da harekete geçiyor ve yolculuğumuz böylece başlıyor. Hemen arkamızdaki kızağı çeken “Snowflake” zaman zaman ensemize kadar geliyor ve adeta sıcak nefesini hissettiriyor. Ekibin kalanı öndeki kızakta ve keyifleri gayet yerinde. Battaniyeleri boyunlarına kadar çekmiş, kontrolü geyiklerine bırakmış, manzaranın tadını çıkartıyorlar.

Bir saat sürüyor tam tur atmamız ama bize sanki 10 dakikaymış gibi geliyor. Her anını hafızalarımıza kazıdığımız, yanından geçtiğimiz her ağacın şekline hayran olduğumuz, yüzümüze yapışan her kar tanesiyle ürperdiğimiz büyülü bir gezinin ardından yola çıktığımız yere geri dönüyoruz. Rehberlerimiz ahşap kulübede ateş yakıp suyu kaynatmış bile. Sıcak çikolatalarımızı yudumlarken yanan ateşte ısınıyoruz. Kulübeden çıktığımızda Hannu ve kızının kızakları çözdüğünü, geyikleri ise ayrı ayrı ağaçlara bağladığını görüyoruz. Hannu’nun kızı elinde bir torba yanımıza geliyor. Torbanın içinde ren geyiklerinin özellikle kış aylarındaki favori besini olan likenler var. Avuç avuç alıp bir yandan geyikleri ellerimizle besliyoruz, bir yandan da Hannu ile sohbete devam ediyoruz. Bir ara Hannu’ya bir soru geliyor: “Kaç tane geyiğin var?” Hannu hiç duraksamadan cevabı veriyor: “Peki senin bankada ne kadar paran var?” Ren geyiğinin çiftçi için ne demek olduğunu daha iyi anlıyoruz.

Hannu ve dünya tatlısı kızıyla vedalaştıktan sonra araçlarımıza binip ziyaretçi merkezine geri dönüyoruz. Varır varmaz üstümüzdeki kalın kıyafetlerin bir kısmını çıkartıp yemeğe oturuyoruz. Yine kuzey Finlandiya’ya özgü, bolca patates, bezelye ve havuçla yapılmış balık çorbası var menüde. Lezzetine doyamayıp tabak tabak yiyoruz ancak bolca yiyerek ne kadar yanlış yaptığımızı çok geçmeden anlıyoruz. Yemeğin üzerine, sıcacık ziyaretçi merkezinde dinlenmeye çekilmek üzereyken rehberlerimizden Anna Marie içeri girerek “Kick-sled zamanı, herkes dışarı” diye bağırıyor. Yine kat kat giyinip bahçeye çıkıyoruz.

Kick-sled, Fin’lerin buzlu yollarda hızlıca seyahat edebilmeleri için geliştirdikleri, bir çeşit ayakta binilen kızak. Kızağı kullanamayacak kadar küçük çocuğu olanlar için kızağın önü ufak bir çocuğun oturabileceği şekilde tasarlanmış. Çok eğlenceli olacağını tahmin ediyoruz ancak ne kadar yorucu olduğunu ancak 10 dakikanın sonunda anlıyoruz. Kısa bir turun sonunda herkes pes ediyor ve akşam yemeğine kadar dinlenmek üzere kulübelerimize çekiliyoruz.

Yemek sonrası ve uyku öncesi rahatlamak için saunalarımızı yakarak yemeğe gidiyoruz. Her zaman olduğu gibi çeşit çeşit ekmek, tereyağ ve tatlı turşu masanın baş köşesinde duruyor. Sebze ve sosla pişirilmiş balık, barbekü soslu biftek, haşlanmış patates ve dışı kızarmış, içi kıymalı lahana yemeği bu akşamın menüsü. Yemeğimize eşlik etmesi için tavsiye edilen kırmızı şarabımız tam isabet: Güney Afrika’dan Pinotage. Keyifle yediğimiz yemeğimizden sonra tipik bir Laponya gününü geride bırakarak kulübelerimize çekiliyoruz.

29.12.2009 – Salı:

Laponya’daki dördüncü günümüzün programı nispeten sakin. Yine 08:00’da kalkıyoruz, ziyaretçi merkezinde kahvaltımızı yapıyoruz ve yaklaşık 40 km kuzeydeki Roveniemi’ye doğru yola çıkıyoruz. Noel Baba’nın köyü, kutup ve Laponya ile ilgili sergi ve eserlerin bulunduğu Arktikum Müzesi bu şehirde bulunuyor çünkü kuzey kutup çizgisi tam buradan geçiyor. İşte bu yüzden Roveniemi Laponya’nın başkenti kabul ediliyor.

Yaklaşık 1 saatlik yolculuğun ardından yoğun kar yağışı altında Roveniemi’ye varıyoruz. İlk durağımız Santa’s Village, yani Noel Baba’nın köyü. Kutup çizgisi tam bu köyün ortasından geçiyor. Daha doğrusu her türlü eğlence ve atraksiyonun olduğu köy tam bu çizginin üzerine yapılmış. Santa Claus postanesi, hediyelik eşya dükkanları, ren geyiği kızakları ile geziler, Santa Park adı verilen kar ve buzdan parkurlara sahip eğlence parkı, restoranlar ve daha bir çok eğlence bu köy içinde yer alıyor. Her köşesinde bir sürpriz barındıran köy burada günlerce kalsak dahi yapacak yeni bir şey bulurmuşuz hissi uyandırıyor.

Köyü dolaşırken farkında olmadan defalarca kuzey kutup çizgisinin kuzeyine ve güneyine geçiyoruz. Rehberimiz köyü tanıttıktan sonra bizi ziyaretçi merkezine götürüyor ve ilk iş olarak tercih ettiğimiz dilde kutup çizgisi geçiş sertifikalarımız hazırlanıyor. Büyük bir özenle damgalanıp günün tarihiyle birlikte imzalanıyor. Artık resmen kutup bölgesine ayak basmış durumdayız. Köyde çoğu açık havada olmak üzere yaklaşık 3 saat vakit geçiriyoruz ve yemeğimizi yedikten sonra ikinci durağımız olan Arktikum Müzesine yol alıyoruz.

Bir çok ödüle sahip bu müze görkemli girişiyle hemen dikkatimizi çekiyor. Rehberimiz bizi müzenin kapısında bırakarak aracı park etmeye gidiyor. Müzenin girişindeki dolaplarda kar kıyafetlerimizi çıkartıp bileklik şeklindeki biletleri bileklerimize taktıktan sonra müzeyi dolaşmaya başlıyoruz. Kutup bölgesindeki yerliler, yaşam tarzı ve doğal hayat ile ilgili çeşitli sergilerin olduğu müze gerçekten çok ilginç. Laponya ile ilgili önceden haberdar edildiğimiz sunum başlarken müze gezimize ara veriyoruz ve Northern Lights konferans salonuna giderek Laponya manzaraları, yaban hayatı ve kuzey ışıkları ile ilgili harika bir fotoğraf sunumu izliyoruz. Yaklaşık yarım saat süren sunumun ardından kaldığımız yerden müzeyi gezmeye devam ediyoruz.

Sürekli sergilenen eserlerin ardından küresel ısınma ve doğa koruma ile ilgili yeni açılmış bir bölümü, bastığımız düğmeler ve parçası olduğumuz bulmacalarla kutup bölgesinin dünü ve bugünü ile ilgili son derece eğitici bir bölümü ve Fransız keşif gemisi Tara’nın ekspedisyonu ile ilgili fotoğrafların yer aldığı bir sergiyi gezdikten sonra müzenin kafeteryasında sıcak çikolatalarımızı yudumlayıp tatlılarımızı yiyoruz.

Rehberimiz ile buluşmak için dışarı çıktığımızda -8 derece hava ve zifiri karanlık karşılıyor bizi. Kulübelerimize doğru yola çıkmadan Roveniemi’yi dolaşıyoruz ve şehir turunu tamamlayıp yaklaşık 1 saat süren keyifli bir yolculuğun ardından ziyaretçi merkezine varıyoruz. Her zamanki gibi nefis yemekler  ve bu defa güzel bir Şili şarabı bizi bekliyor. Yoğun ve yorucu geçen günün ardından yemeğimizi yiyerek kulübelerimize çekiliyoruz. Yarın Siberian Husky cinsi köpeklerin çektiği kızaklarla safari yapacağız.

30.12.2009 – Çarşamba:

Bugün 2 aktivite olduğu için güne biraz erken başlıyoruz. Sabah kahvaltısının ardından sıkı sıkı giyinerek ziyaretçi merkezinin önüne çıkıyoruz. Batonlar ve kar ayakkabıları kapının önünde duruyor. Ayağımıza uyan ve rahat ettiğimiz bir çift snowshoe seçerek ayağımıza takıyoruz ve rehberimiz önde biz arkada yürüyüşe başlıyoruz. Önce kısa bir süre yolu takip ediyoruz ancak sonra ormanın içine dalıyoruz. Kar ayakkabıları yürüyüşü çok kolaylaştırsa da yoğun karlı zeminde, sık ağaçların arasında yürürken oldukça zorlanıyoruz. 15-20 dakikalık bir yürüyüşün ardından tamamen donmuş bir dere yatağına çıkıyoruz. Derenin üstü buz tutup karla kaplanmış olsa da altında akan suyu duyabiliyoruz. Önce rehberimiz çıkıyor derenin üstüne ve buzun sağlam olup olmadığını kontrol ediyor. Bir süre ilerledikten sonra takip edebileceğimizi belirten bir işaret yapıyor. Buz tutmuş dere yatağından bir süre ilerliyoruz ancak yolumuzun üstünde buz gözle görülür şekilde inceliyor. Altımızdan çatırtılar da gelmeye başlayınca rehberimiz buzda ilerlemeyi güvenli bulmayarak bizi dere yatağından çıkartıyor. Yolumuza orman içinden devam ediyoruz ve zorlu ancak oldukça zevkli snowshoe turundan sonra ziyaretçi merkezine dönerek bir süre dinleniyoruz. Sıcak içeceklerimizi içip ısındıktan sonra aracımıza binerek husky safarisi için yola çıkıyoruz.

Yaklaşık 1,5 saat süren bir yolculuğun ardından husky çiftliğine varıyoruz. Girişte bizi çiftliğin sahibi olan ailenin ikinci kuşağından Paula ve küçük kızı karşılıyor ve kısaca çiftlikle ilgili bilgi veriyorlar. Yaklaşık 25 senedir bu işi yapıyormuş Paula’nın ailesi ve şu anda kızak çeken 60 tane erişkin köpekleri varmış. Ayak üstü sohbetin ardından bizi kızaklardan birinin yanına götürüyor ve kızağı nasıl kullanacağımızı öğretiyor ve hemen ardından da bizim için hazırlanmış kızakları gösteriyor Paula. Her kızağı 6 tane husky çekiyor ve bu köpekler o kadar dayanıklı ki sadece bir tanesi bile kış koşullarında kızağı çekerek 200 km. civarında yola alabiliyor. Köpekler çığlık çığlığa bağırıyor, birbirleriyle oynuyor ve inanılmaz bir gürültü çıkartıyorlar. Kızaklarımıza yerleşip iplerini çözüyoruz ve Paula sinyali verir vermez köpekler müthiş bir süratle koşmaya başlıyorlar. Koşmaya başladıklarında tam bir sessizlik hakim oluyor ortama ve sadece kızağın karda çıkarttığı ses duyuluyor. Üç kızak arka arkaya yol alıyoruz ve son derece keyifli bir yolculuk yapıyoruz. Zaman zaman kar çok bollaştığı için durmak zorunda kalıyoruz ve durduğumuz anda köpekler çılgınca havlamaya başlıyorlar. Kar bollaştığı zaman kızaktan inip ittirerek köpeklere yardımcı oluyoruz ve kızak tekrar hareket eder etmez huskyler susup olanca güçleriyle koşmaya başlıyorlar.

Yaklaşık 1 saatin sonunda kısa bir mola veriyoruz. Açık bir alanda kızakları ağaçlara bağlayarak rehberimizin termosla yanına aldığı sıcak böğürtlen şerbetini kana kana içiyoruz. Şerbetlerimiz bitince birbirleriyle oynayan huskylerin arasına dalıyoruz ve bu muhteşem yaratıkları doyasıya seviyoruz. Son derece ciddi ve asabi görünümlü bu köpekler aslında çok sevecen ve oyuncu olduklarını kanıtlıyorlar bize. Mola sonrası kızaklarımıza binerek yola devam ediyoruz ve parkuru tamamlayarak başladığımız noktaya geri dönüyoruz. Toplam 15 kilometre yolu yaklaşık 2 saatte kat ettik.

Kızaklarımızı bıraktıktan sonra arazide kurulu Laponya’ya özgü geleneksel çadırın içine giriyoruz. Çadırın tepesinde bir açıklık var ve içeride yanan ateşin dumanı buradan dışarı çıkıyor. İçerisi ateşin aydınlığı dışında tamamen karanlık. Paula’nın annesiyle tanışıyoruz ve sıcak böğürtlen şerbeti eşliğinde annesinin yaptığı kurabiyelerden yiyoruz. Yarım saatlik keyfili bir sohbetin ardından Paula ve ailesine teşekkür edip, köpekleri son bir kez sevip aracımıza biniyoruz ve ziyaretçi merkezine doğru yola çıkıyoruz.

1,5 saatlik yolculuğun ardından ziyaretçi merkezine vardığımızda akşam yemeği bizi bekliyor. Sebzeli balık pane, maydanozlu ve soslu patates, elk ve ren geyiği eti kavurmadan oluşan yemeğimizi yiyip “Laponya’nın Altını” anlamına gelen Lapin Kulta marka biralarımızı yudumluyoruz ve seyahatin en uzun günü olacak yılın son gününe dingin girebilmek için kulübelerimize çekilip dinleniyoruz.

31.12.2009 – Perşembe:

Bugün zorlu bir parkur bizi bekliyor. Hem bugün hava çok soğuk hem de Laponya’da geçireceğimiz en uzun günlerden birine başlıyoruz. Bütün gün kar motosikletleriyle dolaşıp akşam ziyaretçi merkezindeki yeni yıl yemeğinin ardından Katkva tepesine çıkıp yeni yıla dışarıda gireceğiz.

Kahvaltının ardından rehberimiz Hannu ile buluşup kasklarımızı alıyoruz. -14 derece soğukla başa çıkabilmek için sıkı sıkı giyinerek motorlarımızın başına geçiyoruz. Laponya’daki ilk günümüzde eğitimini alıp aletlere alıştığımız için bu defa doğrudan yola çıkıyoruz. Orman yoluna girene kadar bir süre ana yoldan gidiyoruz ve hem yol müsait olduğu için hem de artık aletlere alıştığımız için biraz hızlı gidiyoruz. Bu son derece güçlü motorlarla hız yapmak gerçekten çok hoşumuza gidiyor.

Bir müddet ana yolda gittikten sonra yoldan ayrılıp orman içinden geçen bir patikaya giriyoruz. Manzara o kadar güzel ki sürekli durup fotoğraf çekmek istiyoruz. Çok üşümememiz için yarım saat yol alıp 5 dakika dinlenerek öğlene kadar dolaşıyoruz. Hannu durduğumuz anlarda bize bitki örtüsü, Fin yaşam tarzı ve gelenekleri ile ilgili çok enteresan bilgiler veriyor. Saat 12:00 olduğunda ziyaretçi merkezine geri döneceğimizi, yemeğin ardından farklı bir parkura gireceğimizi söylüyor. Gelirken molalar verip manzarayı sindirerek geldiğimiz yolu bu defa son derece hızlı ve performanslı bir şekilde, mola vermeden, bol miktarda adrenalin salgılayarak adeta yarıştaymışız gibi geri dönüyoruz. Ziyaretçi merkezinde bizi elk ve ren geyiği etleri ve çeşitli sebzelerle yapılmış nefis bir çorba karşılıyor. Çorbamızı ve kahvelerimizi içip biraz dinlendikten sonra tekrar motorlarımıza binerek dolaşmaya çıkıyoruz.

Yine muhteşem manzaralarla dolu harika orman patikalarından geçiyoruz. Gündüz yaptığımız gibi yarım saat yol alıp 5 dakika mola vererek 2,5 saat civarında dolaşıyoruz. Artık hava iyice kararıyor ve akşamki yeni yıl kutlamalarına hazırlanacağımız için hızlı bir şekilde ziyaretçi merkezine geri dönüyoruz. Motorlarımızı ve kasklarımızı bırakıp sıcak çikolatalarımızı içtikten sonra kulübemize giderek dinleniyoruz.

Yeni yıl yemeği için ziyaretçi merkezine bağlı kulübelerde kalan herkes yemek salonunda toplanıyor. Bu gece yemekte rehberlerimizle birlikte tam 30 kişiyiz. Yemekleri seçmekte zorlanıyoruz çünkü hepsi birbirinden güzel gözüküyor. Hardal soslu çiğ balık, farklı şekillerde hazırlanmış 3 çeşit somon, rozbif, dereotlu patates, ren geyiği eti, sebzeli ve soslu balık, pilav, çeşitli soğuk mezeler ve yemeğin üstüne yediğimiz enfes böğürtlenli pasta menüdekiler. Yılbaşı yemeğimize Avustralya’dan nefis bir kırmızı şarap eşlik ediyor.

Yemeğin ardından rehberimiz yanımıza gelerek 21.30’da ziyaretçi merkezinin kapısında, tepeden tırnağa kış kıyafetlerimizi giymiş vaziyette beklememizi söylüyor. Dışarıda 3-4 saat geçireceğimizi, normalden kalın giyinmemiz gerektiğini de ekliyor. Rehberimizin dediğini yapıyoruz ve son derece kalın giyinerek buluşma noktasına gidiyoruz. Burada bizi bekleyen minibüse binerek 3 km ileride, bir patikanın girişinde duruyoruz. Patikanın girişi mumlarla aydınlatılmış ve arkasında oturaklar olan iki adet kar motosikleti çalışır vaziyette bizi bekliyor. Rehberlerimiz Veli ve Hannu kasklarımızı giymemize yardımcı oluyor ve bizi kar motorlarının çekeceği arkadaki oturaklara yerleştiriyor. Burası Lapland’daki ilk günümüzde geldiğimiz orman parkuru ama gece bir başka güzel gözüküyor.

Herkes yerleşince motorlar hareket ediyor ve yol boyunca kara gömülmüş mumlarla aydınlatılmış orman yolundan yukarıdaki kulübeye doğru ilerliyoruz. Gecenin karanlığını sadece hayatımızda gördüğümüz en parlak ay ışığı ve belirli aralıklarla yerleştirilmiş mumlar aydınlatıyor. 5 dakika sonra motorlarla çıkabileceğimiz en tepe noktaya çıkıyoruz ve rehberlerimiz yolun kalanını mumları takip ederek bulacağımızı söylüyorlar. Biz gecenin karanlığında kulübeye doğru yola çıkarken onlar da ikinci partiyi yukarı taşımak için aşağı iniyorlar.

Yaklaşık 10 dakikalık bir yürüyüş sonrası kulübeye ulaşıyoruz. İçeride ateş çoktan yakılmış ve kulübenin içi sımsıcak olmuş. Hemen ısınmaya koyuluyoruz. Laponya’ya bu sabah gelen İsviçreli dostlarımızla hemen kaynaşıyoruz çünkü onlar da birer doğa ve yaban hayat tutkunu. Biz ısınıp sohbet ederken herkes kulübeye geliyor ve rehberlerimizin de kulübeye girmesiyle geleneksel kurşun dökme seremonisi başlıyor. Finlandiya’da geleneksel olarak yılbaşı gecesi at nalı şeklinde kurşun bir parça metal bir kepçenin içine konuyor, eriyene kadar ateşte tutuluyor. Kurşun tamamen eriyince hızlı bir şekilde soğuk su dolu kovanın içine atılıyor ve suyla temas edince anında katılaşan parçalardan en büyük olanı sudan çıkartılarak şekline göre bir sonraki sene ile ilgili tahminlerde bulunuluyor. Rehberimiz Hannu herkese bir parça kurşun dağıtıyor ve sırayla kepçeleri kullanarak kurşunlarımızı eritiyoruz. Eriyen kurşunları suya attıktan sonra en büyük parçayı Hannu veya Veli sudan çıkartarak bizim için yorumluyor. Güzel haberler var: ekibimizdeki herkese sağlık, para ve seyahat görünüyor 2010’da.

Herkesin kurşunları eriyip 2010’daki gelecekleri tahmin edildikten sonra kulübenin dışına çıkıp sıcak çikolata, çay, kahve içiyoruz ve bir yandan da sohbet ediyoruz. İçeceklerimiz bitince rehberlerimiz saatin 23:30 olduğunu ve yeni yılı karşılayacağımız tepeye çıkmamız gerektiğini söylüyorlar. Yaklaşık 200 metrelik bir mesafeyi yürüyerek tepeye çıkıyoruz ve yeni yılı bekliyoruz. Oldukça rüzgarlı ve soğuk bir hava var ve hepimiz ısınabilmek için dip dibe duruyoruz.

Bir süre sonra Veli’den beklediğimiz sinyal geliyor: 1 dakika kaldı.

On saniye kala hep bir ağızdan saymaya başlıyoruz. On, dokuz, sekiz, yedi, altı, beş, dört, üç, iki, bir ve hoş geldin 2010…

Grubumuzla ve orada edindiğimiz yeni dostlarımızla sarılıp birbirimizi tebrik ederken arka arkaya havai fişekler patlıyor. Kurşun eritme gibi havai fişek de Finlandiya’da yılbaşının vazgeçilmez eğlencelerinden. Yaklaşık 20 dakika süren gösterinin ardından rehberlerimiz eşliğinde kulübeye geri dönüyoruz. Sıcacık kulübe herkese iyi geliyor. En son rehberlerimiz içeri giriyor ve kulübenin kapısı kapanıyor. Anna ve Hannu şampanyaları patlatıp herkese ikram ediyorlar. Herkese birer kadeh gelince yeni yıl konuşmaları yapılıyor ve yeni yılın sağlık, mutluluk, barış ve başarı getirmesi yönünde dileklerde bulunularak kadehler kaldırılıyor.

Sohbet ve şampanya keyfi derken saat 01:00 oluyor. Yarın buzda balık tutacağımız için daha geçe kalmamamız gerekiyor. Yine kar motorlarının olduğu yere kadar yürüyüp daha sonra motorlarla aşağı taşınıyoruz. Aşağıda bizi bekleyen araçlarımıza binerek kulübelerimize çekiliyoruz.

Bir yıl daha bitti…

01.01.2010 – Cuma:

Yılbaşı gecesi geç yattığımız için rehberimiz Veli sonraki günün programlarının kahvaltıdan itibaren normale göre 1 saat daha geç yapılacağınız söylüyor. Saat 10:00’da kahvaltıya gidiyoruz ve kahvaltının ardından balık tutmak üzere Katkajarvi Gölü’ne hareket ediyoruz. Göle geldiğimizde Veli hepimize ihtiyacımız olan malzemeleri veriyor: içinde yem, olta, ufak bir kürek olan sırt çantası ve üzerinde oturacağımız portatif koltuk. Buzu açmak için kullanacağımız aletleri, ateş yakmak için kullanacağımız odunları ve içeceklerimizi de bir kızağa yükleyip yanımıza alıyor. Aracı park ettiğimiz noktadan balık tutacağımız yere kadar yürüyeceğiz.

Bugün hava -14 derece ve kar yağışlı. Gölün üstü de tamamen kar altında. Veli hiç tereddüt etmeden malzemelerle dolu kızağı da çekerek gölün buz tutmuş yüzeyine çıkıyor. Onu takip etmemiz gerektiğini, 5 cm.lik bir buz tabakasının erişkin bir insanı rahatlıkla taşıyacağını, şu anda ise gölün yüzeyinde 40 cm.den kalın bir buz tabakası olduğunu söylüyor. 40 cm. kalınlığında bir buz tabakasının, üstü tamamen odun yüklü bir kamyonu bile rahatça taşıyacağını söylüyor ve yazın sık ağaçların arasına kamyon giremediği için ağaç kesme ve taşıma işinin göl yüzeyi donunca kışın yapıldığını anlatıyor.

Kar yağışı ve rüzgar altında yaklaşık 20 dakikalık yorucu bir yürüyüşün ardından Veli uygun bir nokta tespit ediyor ve buzu nasıl deleceğimizi anlatmaya başlıyor. Anlatırken örnek olması için önce kendisi bir delik açıyor, çantasından çıkarttığı ufak kürek ile yüzeydeki buzları temizliyor ve daha sonra delme aletlerini sırayla bize veriyor. Yaklaşık 15 dakika içinde herkesin balık tutacağı bir deliği oluyor. Veli aslında bu mevsimin balık için çok uygun olmadığını ama bu deneyimi yaşamamız için bizi buraya getirdiğini anlatıyor.

Biz yemlerimizi takıp balık için beklemeye başlıyoruz. Veli de buzun üzerinde uygun bir yer bulup ateş yakıyor. Artık alışık olduğumuz üzere ateş yanar yanmaz odunların üzerine suyu koyup kaynatmaya başlıyor. Üşüyenler ateş başına gidiyor, sıcak içeceklerini yudumluyorlar.

Yaklaşık 3 saat boyunca açtığımız deliklerin başında balık bekliyoruz ancak hiç kimsenin şansı yaver gitmiyor. Veli bu havada daha fazla beklememizin bir faydası olmayacağını, istediğimiz zaman gidebileceğimizi belirtiyor. 3 saattir 40 cm.lik buzun üzerinde oturan herkes, gelirken bizi çok yoran yola çıkmak için can atıyor; belki yürürken ısınırız. Eşyalarımızı toplayıp dönüş yoluna koyuluyoruz.

Gölün kıyısına vardığımız zaman tahta bir panoya çizilmiş göl ve etrafındaki parkurun haritası etrafında topluyor Veli bizi. Kısaca bölgeyi ve parkurun neresinde neler göreceğimizi anlatıyor. Daha sonra araçlarımıza binerek ziyaretçi merkezine gidiyoruz. Her zaman olduğu gibi ziyaretçi merkezinde nefis bir çorba bekliyor bizi. Çorbalarımızı içip füme somonlarımızı yedikten sonra dinlenmek üzere kulübelerimize çekiliyoruz. Bir grup depodan kızak alıp hemen yanımızdaki oldukça dik tepeden kaymak üzere tırmanışa geçiyor.

Son gecemizin tadını çıkartmak için yemeğe gidiyoruz. Bu gece masamızı çok beğendiğimiz hafif baharatlı bir sosu olan tavuk but, ıspanaklı makarna ve barbekü soslu köfte süslüyor. Keyifle yediğimiz yemeğin ardından bize eşlik eden rehberimiz Hannu’nun tavsiyesi üzerine meşhur bir Finlandiya votkasından birer bardak yuvarlıyoruz ve votkanın ateşi içimize yayılırken sıcak çikolatalarımızı alıp bahçeye çıkıyoruz. Hava hala -14 derece ve yarın sabah ayrılacağımız bu taze havayı yanımızda götürmek istercesine içimize çekiyoruz ve Laponya’daki son saatlerimizi geçirmek üzere kulübelerimize çekiliyoruz.

 02.01.2010 – Cumartesi:

Bu sabah biraz buruk uyanıyoruz: Laponya’dan ayrılma vakti geldi. Dolu dolu, yorucu ama son derece eğlenceli geçen Laponya seyahatimizin son sabah kahvaltısını yaptıktan sonra kulübelerimizi boşaltarak rehberlerimizle vedalaşıyoruz. Bir hafta boyunca bu harika seyahatten zevk almamız için ellerinden gelen her şeyi yapan rehberlerimizle ve Laponya’nın -21.5 derecelik soğuğuyla vedalaştıktan sonra yola çıkıyoruz. Yaklaşık 1 saat süren yolculuğun ardından havaalanına varıp check-in işlemlerimizi yaptırıyoruz ve Helsinki uçuşumuzu beklemeye başlıyoruz. Bu gece Helsinki’de kalıp yarın öğleden sonra Türkiye’ye döneceğiz…

Paylaş:
  • Print
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Live
  • PDF
  • Twitter
  • Yahoo! Buzz
  • LinkedIn
  • MySpace
  • StumbleUpon
  • Tumblr

Henüz yorum yok!

Yorumlarınızı Yazın