Yazan Melih Ozbek on 7th Temmuz 2009

Afrika Güncesi – Temmuz 2009

Hazırlık – 7 Temmuz 2009 Çarşamba

Eğer uzun süreli bir geziye gidiyorsanız, daha önce gitmediğiniz bir yerse ve ağırlıklı olarak fotoğraf çekimi yapacaksanız, hazırlanırken her zamankinden daha fazla düşünmeniz gerekir. Öncelikle gideceğiniz yer hakkında bilgi sahibi olmanız gerekir. Kenya söz konusu olduğunda etrafımda daha önce bu geziyi yapmış insanların olması nedeniyle bilgi toplamak konusunda oldukça şanslıydım.

Bilgi sahibi olmaya çalışırken şunu öğrendim ki, size çok bariz ve mantıklı gelen şeyleri bile sormalısınız. Alacağınız cevaplar sizi şaşırtabilir çünkü. Biraz aşağıda ne demek istediğimi göreceksiniz.

Kenya gezisi bir fotoğraf gezisi olduğuna göre, hazırlığı iki bölümde düşünmek gerekiyor.

  • Günlük hayatınızı sürdürmenize yarayan kişisel eşyalarınız
  • Fotoğraf ekipmanınız

Yakın bir yere arabanızla gitseniz, istediğiniz kadar eşya alabilirsiniz. Ancak ben Kenya yolculuğuna Ankara’dan başlayacağım, Ankara-İstanbul ve İstanbul-Nairobi uçuşlarıyla Kenyaya ulaşacağım için, eşya alırken (hem fotoğraf, hem kişisel) orada kullanmayacağım hiç bir eşyayı almamak durumudayım.

Kişisel Eşyalar

Afrikaya giderken ilk aklıma gelen “sıcak!” oldu. Ama insanlarla konuştukça anlaşıldı ki, Kenya güneş battığı zaman insanı üşütecek kadar soğuk, güneş çıktığında da sıcak bir memleketmiş. Bu yüzden çantama “bere” ve “kazak” koyacağım hiç aklıma gelmezdi.

Kişisel eşyalarınızı düzenlerken aklınızda bir tek şey olmalı: “fotoğraf çekerken rahat olmalıyım”. Aslında bu sadece fotoğrafçılık için değil her hobi için önemli  bir şey. Fotoğraf çekerken üşümemelisiniz, terlememelisiniz, ayakkabınız vurmamalı, sinekler ısırmamalı, güneş yakmamalı ve gözünüzü kamaştırmamalı, yağmurda ıslanmamalısınız ve bütün dikkatinizi ve konsantrasyonunuzu fotoğrafa vermelisiniz.

Araziye çıkarken hava ne kadar sıcak da olsa uzun kollu giysiler almalısınız, böylece güneş ve sinekler size ulaşamaz. Penye uzun kollu tshirtler bu iş için biçilmiş kaftandır.

Kenarları kulaklarınızı ve ensenizi de kapatacak türden gölgeliği olan şapkalar, bu gezi gibi arazide zaman geçirdiğiniz durumlar için çok önemlidir, aksi takdirde kulaklarınız ve enseniz güneşten etkilenir. Bu nedenle şehirde takmaya alıştığımız beyzbol şapkaları gezi için pek uygun değildir. Tabii konu güneş olunca güneş gözlüğünüzü ve güneş koruyucu krem mutlaka alın.

Kenya gezisinde genellikle arabadan inmek pek olası değil, Masai Mara’da bizi araba gezdirecek, hayvanlar serbest, biz (bir nevi) kafeste olacağız. Böylece doğal ortamlarında, doğal davranışlarıyla hayvanları gözlememiz ve fotoğraflamamız mümkün olacak. Ama yine de bileği saran cinsten hafif ve nefes alabilen bir ayakkabı, arazide ya da otel bahcesınde dolaşırken burkulmaları önlemek için gereklidir.

Bu gezilerde bol cepli arazi pantolonları her zaman işe yarar. Bazı şeyleri ceplerinize koyar ve her zaman elinizin altında olmasını sağlarsınız. Kenya gezisinde arabadan indiğiniz süre az olduğu için kamuflaj ya da düz renk pek farketmez. Ama illa “araziye uyacağım” derseniz, o zaman çöl kamuflajı daha uygun olacaktır.

Fotoğraf Ekipmanı

İşte beklediğimiz an bu, Kenya, Masai Mara, her gün belgesellerde seyrettiğimiz hayvanları, manzarayı gidip yerinde göreceğiz. Ancak fotoğraf ekipmanı taşırken dikkat edilmesi gereken bazı önemli noktalar var.

Öncelikle gideceğiniz yerde ne tarz fotoğraflar çekmek istiyorsunuz onu belirlemek çok önemli. Kenya için benim planlarım aşağıdaki gibi:

  1. Big Five – Büyük beş – Fil, Gergedan, Bufalo, Leopar, Aslan
  2. Diğer memeliler – Sırtlan, çita, maymunlar vs
  3. Kuşlar
  4. Böcekler, micro cosmos
  5. Afrika savanları, gün batımı, manzara
  6. Yerel yaşam, Masai yerlileri
  7. Birlikte gittiğimiz fotoğrafçılar, kaldığımız mekanlar

Bu seçimlerin her biri, bana götüreceğim ekipman hakkında bilgiler veriyor. Birinci madde Afrika seyahatimin birinci nedeni ve her koşulda bu hayvanları çekmek istiyorum. Bu nedenle elimdeki en yüksek odak uzaklıklı objektifi (500mm) ve daha yakına netleyebilen bir tele objektifi (100-400mm) listeye yazıyorum (Hayvanlar minibüslerden korkmadıkları için ummadığımız kadar yaklaşabiliyorlarmış). Bu iki objektif seçimi zaten 2., 3. 6. ve 7. maddeler için de geçerli. 4. madde için bir makro objektifi almam gerekli, ancak bende olmadığı için makro extension tube alıyorum yanıma. Zaten öncelik listemin çok da üstünde yer almıyor. Beşinci maddenin gereği, iki geniş açı objektif götürüyorum (12-24mm – 24-70mm). Altıncı ve yedinci maddeler portre objektiflerinin (50mm f1.4 ve 70-200mm f2.8) ve flaşın gereğini belirtiyor. Zaten flaş kuşlar için de, diğer canlılar için de kullanabileceğim bir ekipman. Bu yüzden flaş’ın etki mesafesini uzatmak için bir flash extender da alıyorum yanıma. Flaş götürmem demek, yanımda kalem pil ve şarj aletini de götürmem anlamına geliyor.

Murphy kuralları sadece günlük hayatta ya da bilgisayar alemi için geçerli değil, fotoğrafçılar için de pek ala geçerli olabilir. Bu yüzden yanıma iki gövde almam, herhangi biriyle sorun yaşadığımda ortada kalmamı engelleyecek (Canon 5D Mark II ve Canon 1D Mark IIN). Zaten yanıma alacağım iki makina tasarım ve kullanım alanı olarak çok farklılar. Bir tanesi hız ve aksiyon için yapılmış, diğeri de yüksek çözünürlüklü, fazla zor koşullar istemeyen bir makina. Yanında uzun süre kalacağımız ve denemeler yapma fırsatımız olduğu hayvanlarlla karşılaştığımızda 5D Mark II’yi de kullanma fırsatı olacak. Ayrıca 5D mark II nin video çekebilmesi, umduğumdan daha fazla kullanabileceğim anlamına geliyor.

Fotoğraf makinasıyla tüm gün geçireceksem, mutlaka en az bir yedek pil götürmem gerekiyor.  Pillerin şarj olması için şarj aletleri ve yeterince fotoğraf çekebilmek için hafıza kartları da listedeki yerlerini alıyorlar. Ancak ne kadar kartınız olursa olsun, karşınıza neyin çıkacağını ve ne kadar fotoğraf çekeceğinizi asla bilemezsiniz. Bütün gün gezip hiç bir şey görmezsiniz, ya da çok olağanüstü bir sahneyle karşılaşırsınız, sürekli fotoğraf çekersiniz. Bu yüzden yanıma “personal storage device” denen taşınabilir disklerden (Hyperdrive space) alıyorum yanıma.. Yanıma alacağım diskin bir çok çeşidi var aslında, bunlar arasında üzerinde LCD ekranı olup çektiğiniz fotoğrafları gösterenler de var. Ama benim için önemli olan fotoğraflara bakmak değil, pil ömrü. Bu yüzden sadece kart transferi yapan modeli tercih ediyorum. Kapasitesi 160 gb ve bu yüzden belki çekilen tüm fotoğrafları almaya yetmeyecek. Bunun için piyasada her yerde satılan iki tane 500 gb lik harici disk alıyorum ve gün boyu çektiğim fotoğrafların bu şekilde yedekli olarak iki diskte birden durmasını istiyorum. Tabii Kenya’dayken bu günceyi güncel tutmak için 10 inchlik netbook ASUS EeePC 1000H yi de götürüyorum.

Bunun dışında ağır çekimde video çekebilen, ayrıca çok yüksek hızlı fotoğraf çekmemi sağlayacak Casio EX-F1‘i de yanıma almak istiyorum.

Tabii bu fotoğrafları çekerken makinaların sallanmaması ve titrememesi  için de gerekli önlemleri almak gerekli. Bu da önemli bir karar vermeyi gerektiriyor. Tripod götürmeli miyim? Yine daha önce Kenya’ya giden arkadaşlarıma başvuruyorum. Masai Mara’dayken sürekli minibüsten çekeceğiz. Bir gün Masai yerlilerinin yaşadığı bir köye gideceğiz. Buralarda çok gerekli olacağını düşünmüyorum, ancak Nakuru ya da Naivasha Göllerinde araçtan indiğimiz ve yürüdüğümüz zamanlar olacak. İşte o zamanlar elimde 500mm takili bir makinayla dolaşıp fotoğraf çekmek çok zor olabilir. Belki monopod bu konuda bana yardımcı olabilir ama yine de eğer bir fotoğrafı bile “Hay allah, makina titremiş, yoksa muhteşem bir fotoğraf olacakmış” diye kaçırırsam biliyorum ki o fotoğraf  “çekeceğim en iyi fotoğraf olacaktı” diye aklımda kalır  Bu yüzden tripodumu da alıyorum. Tabii minibüste kullanmak üzere fasulye torbamı da listeye ekliyorum.

Kenya’da İngiliz tipi prizler kullanılıyor, bu yüzden bir çevirici şart. Ayrıca üçlü priz de almam lazım ki bütün ekipmanları aynı anda şarj edebileyim. Çünkü odada geçireceğimiz vakit çok az olacak.

Yanıma neleri alacağımı üç aşağı beş yukarı çıkarttım. Şimdi daha zor bir konu var: Nasıl taşınacak bu kadar ekipman.

En önemlisi, hangi ekipmanları bavula koyacağım ve o bavul uçağın bagaj bölümünde seyahat edecek, ve  hangi ekipmanı yanıma kabine alacağım. Daha önce yaptığım seyahatlerde şu kuralı uygularım: Eğer bavul kaybolursa, yine de asgari şartlarda fotoğraf çekmeye devam edebilmeliyim. Bu yüzden fotoğraf makinalarının şarj aletlerini de hiç bir zaman bagaja vermem. Eğer şarj aletlerini bavula koyarsanız, bagaj kaybolması durumunda piliniz ne kadar yeterse o kadar çekebilirsiniz ki bu da bir gün bile sürmez. Onun dışında kırılmayacak ya da kırılırsa üzülmeyeceğim tüm ekipmanı bavula sığdırmaya çalışıyorum: Flaş braketi, kalem pil şarj aleti, makro extension tube, priz çeviriciler, kablolar, flaş uzatıcısı ve diğer küçük ıvır zıvır. O bavulun en kötü koşullarda oradan oraya atılacağını bildiğimden bütün bu ekipmanı eşyaların arasına gömüyorum, ve kenarlara çok fazla sert ekipman gelmesini istemiyorum, tecrübeler gösteriyor ki, mutlaka bir yere çarpıp kırılıyorlar.

Yanıma alacağım ekipman bir hayli fazla. Ve ben mümkün olduğunca tek parça olarak taşımak istiyorum bu ekipmanı. Uzun seyahatler için aldığım hem sırt çantası olabilen, hem de tekerlekli ve gerektiğinde sürükleyebileceğim Lowepro Road Runner AW modelini kullanıyorum bu iş için. İçi kocaman ve dışardan o kadar da ürkütücü görünmeyen bir çanta Road Runner. İçine götüreceğim tüm ekipmanı alıyor ve  uçak kabinine alınmasına ve baş üstü dolaplarına sığmasına izin verecek boyutlara sahip.

Bunlar dışında bazı eşyaları da (yolda fotoğraf çekebileceğim kompakt makinam, bilgisayar, fotoğraf çantasına sığmayan bir iki kablo, adaptör vs) küçük sırt çantama alıyorum.

Böylece yolculuk için 4 parça eşyam var.

  • Bir çanta
  • Bir tripod çantası
  • Bir fotoğraf çantası
  • Bir sırt çantası

Bunlardan ikisi (bavul ve tripod çantası) uçağın bagajında yolculuk yapacaklar. Sırt çantası ve fotoğraf çantası da benimle olacaklar. Bu eşyaları taşırken önemli olan nokta, tüm eşyaları taşırken ve hareket halindeyken en az bir elin boşta olması. Sırt çantası zaten sırtımda olacak. Fotoğraf çantasını tekerleklerinden sürükleyeceğim. Tripod çantasını da üzerine koyup beraberinde sürükleyebiliyorum. Diğer çanta da omzumda asılı olacak.

Hazırlıklara devam… – 9 Temmuz 2009 Perşembe

İki gün önceki yazımda Murphy’den bahsetmiştim ya, iyi insan lafı üzerine gelirmiş. Amerikadan gelen taşınabilir disk (http://www.hyperdrive.com/HyperDrive-SPACE-s/1.htm) kutudan çıktı ve tamamen ölü durumdaydı… Ne şarj oldu, ne bir ışık, ne bir ses, hiç bir şey. Pili kontrol ettim, sağlam, adaptör doğru akım veriyor.. Ama alet çalışmıyor.. Ne yazık ki tamir için de zaman yok.B planını uygulamak gerekiyor anlamına geliyor bu da.. Arazide kartlar dolduğunda onları boşaltacağım disk bozulduğuna göre, onun yerine bir alternatif bulmak lazım. Bu iş için en uygun seçenek, araziye  bilgisayarı da götürüp bir kart okuyucuyla kartları transfer etmek. Bunun için hızlı bir kart okuyucu gerekiyor, çünkü bendeki kart okuyucular 16 gb lik bir kartı yarım saatte transfer ediyorlar. Biraz araştırdıktan sonra, Sandisk’in Imagemate model kart okuyucusunu aldım. Dakikada 1 GB transfer edebiliyor ve bu haliyle piyasadaki en hızlı okuyuculardan biri. Arazide transferi kolaylaştırmak için daha önceden yazdığım bir programı biraz değiştirdim. Böylece kartı taktığımda fazla uğraşmadan transfer yapabileceğim. Nasıl bir program olduğunu merak eden olursa diye indirip bakmanız için şuraya koydum. Ancak siz de denemek isterseniz, ÇOK DİKKATLİ kullanın. Fotoğraflarınızı transfer ettikten sonra mutlaka kontrol edin. Kopyalayan ve taşıyan programlar veri kaybına yol açabilir, bunu unutmayın. Biraz hızlı yazılmış olduğu için kozmetik ve işlevsel olarak görücüye çıkacak şekilde tasarlanmadı. Bu yüzden sürekli kullanım için tavsiye etmem, sadece arazide karşımda nasıl bir program olacağını görmenizi istedim.

Yolda - 10 Temmuz 2009 Cuma

Cuma günü Ankara-İstanbul bağlantısı saat 15:00 te olduğu için çok acele etmeden telaşsız bir sabah oldu. Daha önceden unuttuğum GPS cihazına (Garmin Etrex Hcx) pil aldım. Uçaklarda çok açacağımı sanmıyorum ama Nairobiye indiğimiz andan itibaren sanırım hareket halinde olduğumuz sürece hiç kapanmayacak. Fotoğraf makinalarımı çantaya koymadan önce kontrol etmemiştim. Otururken aklıma geldi,  “şunların sensorlerine bir bakayım” diye çantadan çıkardım. 5D Mark IInin sensörüne bir baktım (makinayı diyafram öncelikli ayara getirip f22 de gökyüzünün fotoğrafını çekiyorsunuz), korkunc durumdaymış. Diğerini de çıkarıp ikisini de iyice temizledim. Ben sensor temizliği için “elektrik süpürgesi” teknolojisini kullanıyorum. Elektrik süpürgesinin hortumunu objektif takacak yerden içeri sokuyorum ve çalıştırıyorum. Sakın evinizde denemeyin!  hele kalbi sağlam olmayanlar hiç denemesin, çünkü gerçekten çok korkunç sesler çıkıyor. Fotoğraf makinasının bütün mekanizması yerinden sökülüyormuş gibi bir his ediniyorsunuz. Ama sonuç mükemmel. Siz yine de denemeyin ama.

Sensor temizliği ile ilgili bir kaç kelime etmek gerekirse, normal şartlarda sensorde ufak tefek toz olmaMAsı zaten mümkün değil. Ama kullandığınız diyafram değerleri f8 ve daha altıysa, o zaman fotoğraflarda görünmüyorlar çünkü net alan derinliğinin dışında kalıyorlar. Ama f11, f16, f22 gibi değerlere çıkarsanız işler değişyor. Çektiğiniz fotoğraflarda nokta nokta hatta bazen kocaman lekeler halinde görünüyorlar. Kenya gezisi gibi binlerle ifade edeceğimiz sayıda fotoğraf çekeceğiniz bir yerde bu yüzden sensor temizliği büyük önem taşıyor. “Güpe gündüz ve bir hayvanı çekerken neden yüksek diyafram kullanılsın ki” diye düşünebilirsiniz ki doğru. Ancak ben telekonvertörleri (TC) çok seven birisiyim. Bu yüzden makinaya üstüste TC ler takıp çekiyorum. Her taktığım TC de diyafram değerinin artmasına neden oluyor. mesela bir örnek vermek gerekirse, f4 objektife 2x TC takınca objektif f8 haline geliyor. Bu yüzden de üst üste takılan tc lerde f4 objektifin f16 haline geldiği durumlar var (pop-quiz: bu durumda kaç TC takıldığını bulunuz).

GPS ile fotoğraf makinalarının saatlerini senkronize ettim. Böylece hepsi saniyesi saniyesine aynı zamanı gösteriyorlar. Bu sayede tarihine ve saatine bakarak bir fotoğrafı nerede çektiğimi görebileceğim, ve bir takım yardımcı programlar marifetiyle  bunları Google Earth tarzı programlar üzerinde de görüntüleyebileceğim. Zaten buradan da erişebilirsiniz bu dosyalara ilerleyen günlerde.

Bu arada tur organizatörümüz Burak’tan öğrendiğime göre Afrika’da uydu haberleşmesi yaygın olduğu için tüm Masai Mara’da telefonlar kapsama alanındaymıs. Bir araştırayım Turkcell’in “SafariCell” diye bir tarifesi var mıymış.

Şu anda İstanbul uçağını bekliyorum havaalanında. İlk geldiğimde emin değildim pasaport kontrolü Ankara’dan mı yoksa İstanbul’dan mı diye, gidip danışmaya sordum. Görevli “İstanbul’dan gireceksiniz” dedi. Teşekkür edip danışmayı geçtim, baktım arka tarafta başka  bir danışma görevlisi. Ona da sordum. O da “Buradan gireceksiniz” dedi. Sonunda check in kontuarındaki görevliye sordum. O da İstanbul’da gireceğimi söyleyince 2-1 İstanbul kazandı. Pasaport kontrolüne İstanbul’da giriyorum. İçinde kıyafetlerim ve adaptör, flaş aparatları vs gibi ıvır zıvır olan çanta ile tripod ve monopodların olduğu çantayı verdim. Lowepro Roadrunner ve onun Daypack denen çantası yanımda. Bir de içinde Kenya gezginleri yol arkadaşlarım Burak ve Burak için iki objektif ve bir D300 gövde olan bir sırt çantası var.

Yanımda bu kadar eşya varken mutlaka internetten bir gün önceden mümkün olduğu kadar ön sıradan yer ayırıyorum. Yoksa hem koridorda yürümesi zor hem de yorucu. Bir de mümkün olduğu kadar önce binmek lazım ki dolaplar dolmasın ve siz de eşyalarınız farklı farklı dolaplara yerleştirmek zorunda kalmayın.

Son durum: Istanbul ucagi 20 dk rotar yapti…Biraz daha rotar yaparsa oldukca kisa bir gunce olabilir bu

Afrika Güncesi - 11 Temmuz 2009 Cumartesi

 

İstanbul uçağının zamanında varmasından sonra, Atatürk Havalimanında Kenya ekibiyle buluştum. Altı kişiyiz toplamda, Burak, Burak, Ömer, Elif ve Melike. Uçak zamanında kalktı ve rahat bir yolculuktan sonra saat 1:30′da Nairobi havalimanına indi. Kenya 4500 km uzaklıkta ve ekvatorun güneyinde. Bu yolculukla beraber ilk defa güney yarı küreye adım atmış oldum. Yarın lavaboya su doldurup saat yönünde mi yoksa saatin tersi yönünde mi dönüyor ona bakarım belki .

Kenya’da vizeler kapıdan alınıyor. Kısa bir beklemeden sonra Ankara’dan verdiğim bavulların Nairobiye ulaşmış olduğunu görmenin sevinci hala üzerimde, bizi karşılayan ve 10 gün rehberliğimizi yapacak olan iki Kenyalı rehberle beraber araçlarımıza binip 3 saat uyuyacağımız otele doğru hareket ettik. Otel güney 1 derece enlemde, yani ekvatorun sadece bir derece güneyinde yer alıyor.

Otelde saat 3 ten 6:30 a kadar duş alıp biraz dinlendikten sonra, minibüslerimizle Masai Mara’ya doğru yola çıktık. Masai Mara yolu aslında 250 km ancak yol genelde stabilize olduğu için toplamda 6 saat sürüyor. Uzun sürmesi bizi üzmedi çünkü yolda temel fotoğrafçılıkla ilgili bir tekrar yaptık. Arazide nasıl çekim yapacağımızı  konuştuk.

Mola verdiğimiz yerlerde satılcılar koşarak yanımıza geliyor, bize bir şeyler satmaya çalışıp tekliflerini bir kağıda yazıyorlar. Eğer fiyatı beğenmezseniz, o zaman da kalemi size verip “sen yaz teklifini” diyorlar. Tabii benim gibi pazarlık etmeyi hic bilmeyen biriyseniz, o zaman olay yerinden uzaklaşmakta buluyorsunuz çareyi. 

 

Masai Mara

Masai Mara hiç yabancı gelmiyor gözüme aslında. Belgeselcilerin en kolay film çekebilecekleri bir mekan olduğu için burası, daha önce kimbilir kaç belgeselde gördüğümüz yerler. Milli Park’a geliken yolda ilk yaban hayat ile temasımızı gerçekleştiriyoruz. Bir Thomson Gazeli görüyoruz. Ben daha 500mm yi çıkarmadığım için 100-400mm ile bir kaç fotoğraf çekiyorum. Biraz bizi seyredip uzaklaşıyor.

Masai Mara’da kaldığımız yer çok enteresan bir yer. Mara Sarova adındaki bu yerde bildiğimiz türden oda yok. Hepsi çadırlardan oluşuyor ancak bu çadırlar temeli olan sabit çadırlar. İçi normal bir odaya benziyor, tuvaleti ve duşu da bulunuyor. Dışı çadır bezinden, fermuarlı bir kapısı var. Gece yatarken rüzgarın sesini dinleyebiliyorsunuz. Tabii uzaktan bağıran sırtlanların sesini de duyabilirsiniz.

Otele yerleşip öğle yemeğimizi yedikten sonra, ilk seferimize çıktık. Sefere çıktığımız araçlar tepeleri yükselen minibüsler. içinde ayağa kalkıp çekim yapabiliyorsunuz. Ancak organize olmak çok önemli. Çünkü içerde her türlü ekipmanınız ortada duruyor ve onları kaybetmemek için neyi nereye koyduğunuza b akmak gerekiyor. Aksi takdirde otele döndüğünüzde bulamadığınız ve nereye koyduğunuzu bilmediğiniz ekipmanlarınız olduğunu anlıyorsunuz.

Masai Mara’yı gezerken karşımıza bir fil ailesi çıktı. Ufaklık bizden mi ürktü yoks
sadece oyun mu oynamak istiyordu bilmiyorum, ama diğer iki fili de olay yerinden uzaklaştırdı koşturarak. Bunlar bizim Kenya’da gördüğümüz “big five” denen beş büyük hayvandan ilkiydi. Arkasından ilk gördüğümüz gazelleri gördük, tam onlarla meşgulken arkalarında “big five” listesinin ikinci sırasındaki buffaloları gördük. Işık başlarda çok sertti. Hava bulutlu olmasına rağmen bulutlar sanki güneşten uzak duruyordu. O yüzden flaşımı makinanın tepesine taktım ve uygun gördüğüm yerlerde dolgu ışığı olarak kullandım. Hayvanlar hareket halinde olduklarında ISO 400 den yukarı çıkmaya gerek kalmadı perde hızını belli bir düzeyde tutabilmek için.

Buffalolardan sonra milli parkta gezerken rehberimiz ve şoförümüz Peter hararetli hararetli telsizde birileriyle konuşmaya başladı. Birden keskin bir dönüş yapıp ara bir yola girdi. “eğer hala ordaysa size bir sürprizim var” dedi dönüp. Biz de oturup beklemeye başladık. Önemli bir şeyler olduğu etraftaki arabaların çokluğundan belliydi. Bir leopar, yakladığı avını ağacın dalına asmış ve başka bir dala çıkmış kestiriyordu. Leopar “big five”in en zor görülen hayvanlarından olduğu için telsiz yoluyla tüm araçlar başına gelmişti. Bir süre dalında uyuduktan sonra kalktı, astığı avını aldı, biraz beslendi sonra da çıkıp başka bir dala yattı. Ancak hava kararmakta olduğu için yanından ayrıldık. Yolda dönerken de bir aslan ailesine rastlayınca, “big five”ın dördünü görmüş olduk. Listenin son sırasındaki hayvan gergedan ve bu hayvan Masai Marada en zor görülen hayvanlardan biri. Ayrıca çita da görmek isteyip de idilk gün göremediğimiz hayvanlardan biriydi.

Arazide bütün gün fotoğraf çekmek bir fotoğrafçı için müthiş bir şey. Afrikanın binbir çeşit hayvanını çekmediğiniz zamanlar uçsuz bucaksız savanlarını ve akasya ağaçlarını çekiyorsunuz. Bunu 10 gün boyunca yaşayacağımız için gerçekten heyecanlıyım.

Akşam yorgun ve memnun bir şekilde otele döndükten sonra akşam yemeğini yedik ve ardından gün içinde çekilen tüm fotoğraflara baktık. Hataların nedenlerini tartıştık. Ortaya çıktı ki, Elif ve Burak’ın kullandığı objektifler en açık diyaframlarında iyi sonuç vermiyor. Bu nedenle yarın  f8 den aşağı inmeyecekler.

Bu arada anladık ki, cep telefonları otelden çekmiyor ama araziden çekiyor.. Bu yüzden Afrika güncesini bir gün gecikmeli araziden yüklemek durumundayız. Transfer hızını mümkün olduğunca kısa tutmak için fotoğraf kalitelerini çok düşük tutmak durumundayım.. Daha düzgün işlenmiş ve kaliteli hallerini döndükten sonra yüklerim nasılsa.

Masai Mara’da ikinci gün  - 12 Temmuz 2009 Pazar

Masai Mara’da ilk gün beklediğimizden iyi geçti. Masai Mara’nın büyük beşlisinin dördünü gördük.. Akşam yemeğinden sonra yatağa yatar yatmaz kelimenin tam anlamıyla sızmışım… Bu arada yatağa akşamdan sıcak termofor koymuş olmaları ayrıca güzel bir sürpriz oldu .

İkinci gün erken başladı. Saat sabah 5:30 da kalkıp çayımızı ve kurabiyelerimizi yedik ve arabalarımıza geçtik. Bugun kahvaltıyı yanımıza alıyoruz, vakit kaybetmeden araziye çıkmak istiyoruz. Önce buffaloları görüyoruz sürü halinde, aralarına giriyoruz. Aslında benim ilgimi buffalolardan çok sırtlarındaki küçük kuşlar çekiyor. Afrika’da neredeyse tüm hayvanların sırtında bu kuşları görmek mümkün.. Zürafaların kafasında, zebraların kuyruğunda, buffaloların sırtında her yerde temizlik işlerini üstlenmişler, parazitleri temizliyorlar.          

Onları çekerken karşımıza iki tane “leylak göğüslü gökkuzgun” çıktı. Uzunca bir süre de yerlerinde kaldılar. Bu arada aracı süren rehberimiz Peter sürekli olarak telsizle arazide ne var ne yok bilgi alıyordu. Oradan ayrıldıktan sonra artık neredeyse tamamı yenmiş bir Gnu’nun kemikleriyle uğraşan iki sırtlana rastladık. Onlarla beraber bir çakal çaktırmadan gnuya ortak olmaya çalışıyordu ama nafile, biz doğru dürüst fotoğrafını çekeden sırtlanlar çakalı kovaladılar. Saat daha sabahın 8iydi o yüzden ışık muhteşemdi, ve sırtlanlar o kadar iştahla yiyorlardı ki, kahvaltımızı etmediğimiz aklıma geldi ister istemez . Arabada hızlı bir kahvaltıdan sonra çitalarla ilk karşılaşmamızı yaptık. Bütün arabalar avlanmalarını bekliyordu, ama bu gerçekleşmedi.  Onun yerine daha önce avlanmış ve yemeğini yiyip bitirmiş bir anne çita ve üç yavrusuna gidip orada çekim yaptık..

Fotoğraf çekerken öncelik benim için “düşük asa”da dır. Bir fotoğrafı mümkün olan en düşük asada çekmeye çalışırım. eğer perde hızı istediğim fotoğrafa yetmiyorsa o zaman asayı artırmaya başlarım. Afrika’da da bu durum değişmedi. Genelde güneşli havalarda 100-200 asa civarında gezerken, bizim çita ailesi için asayı biraz artırmak gerekiyordu, çünkü ağaç gölgesine yatmış keyif çatıyorlardı. Bu kadar değişken bir ortamda sürekli vizörden makinanın verdiği tüm değerleri kontrol edip ona göre çekmeniz gerekiyor. Çünkü kaçırdığınız pozları tekrar yakalama imkanı  her zaman olmayabiliyor. Yüksek ışık altında 100 asada çekdiğiniz bir fotoğraftan sonra gölgede çekeceğiniz bir fotoğraf kullanılamaz hale gelebilir.

Günün diğer önemli türü suaygırlarıydı.. Su ayrılarına bakmak için arabadan inmek zorunda kaldık ama biraz da tereddüt ettik, beş dakika önce aslan çektiğiniz topraklara ayak basmak biraz zor  oluyor .

Gezinin ilkleri arasında zürafalar da vardı. Üstelik  o kadar yakındalardı ki rehberimize arabayı iki metre kadar geri sürmesini söyledik.

Bugün öğle yemeğine döndük, yemeklerimizi yedik dinlendik, ben biraz günce güncelledim ve şimdi tekrar araziye çıkacağız.

Aslan ve Yağmur

Öğleden sonra hava iyiden iyiye bulutlandı. Gittiğimiz yer dünden ve sabahtan farklı olarak oldukça ağaçlı bir bölgeydi ve üstte bulutlar, arkadan gelen güneş bize nefis manzaralar sundu. Gnu göçü başlamış, büyük alanlara yayılmış gnu sürüleri ortalıkta besleniyorlardı. Bir  ara telsizde yine bir hareketlenme oldu ve bir yerlerde aslanların olduğu haberi geldi. Hızlı bir şekilde oraya gittik. Tabii tüm araçlar anonsu duydukları için oldukça kalabalıktı. Bir erkek ve iki dişi miskin miskin yatıyorlardı. Uzunca bir süre orda kalıp hayvanları izledik. Bir ara yağmur yağdı, sonra durdu tekrar yağdı. Bu süre içinde hayvanlar yatar durumlarını korudular. Arasıra bir tanesi kafasını kaldırıyordu, bütün minibüslerde bir heyecan fırtınası kopuyordu. Sanki konsere gelmişiz de herkes minibüslerin içinden seyrediyormusuz gibiydi. Bir çok minibüs gittikten sonra, erkek aslan ayaklandı. Gidip dişilerden birinin yanında durmaya başladı. Bir süre sonra da dişiyle kur yapmaya basladılar.ekip hayatından memnun, aslanların bu kur davranışlarını izleyip kaydettik. Sonra bastıran şiddetli yağmur sonucu arabaların üzerini kapattık ve otele döndük.

Kaldığımız çadırlar çok enteresan. Hem çadır, yanı  duvarları yok, çadır bezinden yapılmış her yer, ama içi güzel bir otel odası gibi döşenmiş, içinde banyo tuvalet elektrik var. Ancak duvarların olmaması, insana sanki akşam dışarda yatıyormus hissi veriyor. Otelin kurulu olduğu alan çok geniş ve ağaçlık, bu yüzden maymun, küçük ceylanlar ve kuşlar çok yakınınıza kadar geliyorlar. geceleri de bas bas bağırıyorlar tabii ki. bu yüzden gercekten bir “outdoor” tecrübesi oluyor.

Yarın sabah “bush breakfast” denen ve arazide yapacağımız bir kahvaltı var. Aslında düşününce çok ürkütücü geliyor kulağa.. Arazide oturup bir şeyler yiyeceğiz… Açıkta…Daha dün fil, çita, leopar ve aslan gibi hayvanları çektiğimiz arazide.

Bush Breakfast  - Mara Nehri – Göç - 13 Temmuz 2009 Pazartesi

Kenya gezisine çıkmadan önce tur programını okurken “5 gün Masai Mara” maddesini görünce acaba beş gün aynı yerde ne yapacağız diye düşünmüştüm. Ama geleli üç gün oldu, her gün farklı şeyler gördük. Bir kere Masai Mara’da tura çıkmak hazine avına çıkmak gibi. Sürekli alarm durumunda, her an etrafta enteresan bir şeye rastlayacakmış gibi pür dikkat gidiyorsunuz. En sevdiğim zamanlar rehberimiz Peter’in hararetli hararetli telsizde birileriyle konuştuktan sonra arkaya bize doğru bir tebessüm edip sonra gazladığı anlar. Çünkü mutlaka ya ender bir tür ya da avını yiyen bir yırtıcı, ya da bir çita ailesiyle karşılaşıyoruz.

Bugün de “farklı olma” adına diğer günlerden farksız bir gündü.. Bugünün programının en ilgi çeken maddesi Bush Breakfast denen, Masai Mara savanlarında açık havada ve tamamen açık alanda yapacağımız kahvaltıydı. Kahvaltıdan önce ortalıkta dolanıp yırtıcı kedi aradık (kedi dediysem aslan, leopar, çita).. Bu hayvanlardan aslan ve leopar geceleri aktif hayvanlar ve geceleri avlanıyorlar. Bu yüzden sabahın ilk saatleri bu hayvanları avlarını yerken görebileceğimiz en iyi zamanlar. Peter yine telsizden bir leopar duyurusu aldı ama gittiğimizde hayvan çoktan kaybolmuştu. Biraz arandık, ama sonra pes edip geri döndük. Bugün her zaman kullandığım tele objektifleri biraz çıkarıp daha geniş açılara dönüş günüydü. Masai Mara’nın harika bir manzarası var. Şansımıza havada yer yer bulutlar vardı ve gökyüzünü çok zenginleştiriyorlardı. 24-70mm ve 12-24le bol bol fotoğraf çektim. Tele objektiflerle aracı durdurmadan çekemiyorum, ama geniş açılarda bu problem çok fazla değil, o yüzden araç giderken de fotoğraf çekmek mümkün oluyor.

12-24ün tek kötü yanı, f11 den açık diyaframlarda çok iyi sonuç vermiyor. ve araçtan dışarı çıkarmadan çekersem araçın içi de görünüyor bazen . 24-70 en çok kullandığım geniş açı oldu bugün. Masai Mara’nın akasya ağaçları ve sürülerinin bir sürü fotoğrafını çektim.

Sabah turlarından sonra sıra kahvaltıya geldi. “Bush breakfast” eski zamanlarda ingilizlerin çıkardığı bir adet diye düşünüyorum. Çünkü herkes “açık havada kahvaltı yapacağız” diyince yere örtüyü serip kucağımızda yiyeceğiz sanıyordu (ben geçen sene giden arkadaşlarımdan hikayesini dinleyip fotoğraflarını görmüştüm .. Ama düzeni görünce ağızları açık kaldı, çünkü “bush breakfast” denen şey, savanın ortasında akasya ağacının gölgesinde üzerine masa örtüsü serili bir masa, bir aşçı, bir garson, iki silahlı muhafız (etraftaki davetsiz  misafirler için), ve neredeyse açık büfe bir kahvaltıdan oluşuyor. Düşünüyorsunuz ki, zamanında ingilizler bu topraklarda iyi keyif sürmüşler.. Biraz uzağımızda da olsa kafalarını gösteren zürafalar eşliğinde kahvaltımızı ediyoruz.      

Kahvaltıdan sonra tekrar araziye çıktık. Enteresandır bu sefer çektiklerimiz daha ağırlıklı olarak kuşlardı. “Secretary bird” yani sekreter kuşu denen bir kuşla karşılaştık. Hayvan sürekli olarak yiyecek arıyor, bir böcek bulunca, diğer kuşlar gibi gagasıyla tutmuyor önce, ayağıyla eziyor, arkasından yiyor. Dakikalarca dolaşıp onlarca böcek yiyen bir sekreter kuşunu çekerken insanları uyarıyorum, “sürekli netlemeye alın makinanızı (canonda AI Servo, Nikonda AF-C”.. Çünkü kuş sürekli hareket halinde ve bir hareketini yakalamak için deklanşöre yarım basıp bekliyorsunuz, mesela ağzınaavını atar atmaz çekmek istiyorsunuz. Tekli netlemede bunu  başarmak pek mümkün değil.  Çünkü deklanşöre basmamızla makinanın fotoğrafı çekmesi arasında bir zaman geçiyor, işte o geçen zaman da tam sizin çekmek istediğiniz an. O yüzden de  makina mutlaka sürekli netlemede olmalı ki deklanşöre yarım basılı bekleyip tam anında fotoğrafı çekebilin.

İlk gün bir türlü net fotoğraf çekemeyen öğrencinin netlik sorununu çözmüştük, bugün de kadrajlamayla ilgili sorunuyla uğraşıyoruz, onu da çözüp “kuşun gözü parlıyor mu parlamıyor mu”ya kadar geliyoruz. Üç günde hiç fena sayılmaz. Fotoğrafçılığa yeni başlamış olan diğer öğrencimiz de üç günde geniş açı, tele, düşük ışık, durağan konu, hareketli konu, manzara, dar alan derinliği gibi farklı farklı koşullarda yüzlerce fotoğraf  çekiyor.

Sekreter kuşundan sonra “Southern Ground Hornbill” denen bir kuş çıkıyor karşımıza. Türkiye’de de çok kuş çektim ama hiç bu kadar “adam yerine konmadığım” bir durumda fotoğraf çekmemiştim. Kuşlar siz orda yokmuşsunuz gibi davranıyorlar. Hiç umurlarında değilsiniz. Bir süre sonra insanın sinirlerini bozan bir durum. Arkasından Türkiye’de akrabasını görmek için Muş’a kadar gittiğim bir tür Toy görüyoruz. O da bir tarlada takılıyor.

Günün diğer bir sürprizi Mara Nehri. Masai Mara’ya adını veren bu nehir büyük göçte devasa Gnu sürülerinin geçtiği ve onlar geçerken yırtıcıların da onları avladığı nehir. Tanzanya sınırına kadar gidiyoruz nehri görmek için. Nehirde iniyoruz. Aynı gün içinde ikinci kere Masai Mara toprağına basıyoruz. Nehirde hipopotamlar yani su aygırları var. Bu arkadaşları dışarda görmek mümkün değil. Bütün gün suyun içindeler, sadece arada bir çıkıp gürültülü gürültülü nefes alıyorlar. Gece olunca çıkıp beslenecekleri alana gidiyorlarmış. Kocaman ve hantalmış gibi görünüyorlar ama saatte 30km hızla koşabiliyorlarmış. Ve beslenirken karşılarına çıkarsanız size doğru koştukları hız da tam bu oluyor… Zaten bu yüzden en çok insan öldüren türlerden biriymiş. Mara nehrine hayvanlar su içmeye geliyorlar. Bunlara aslan, leopar gibi türler de dahil. Bu yüzden Mara nehri yürüyüşümüz silahlı bir muhafız eşliğinde oluyor. Muhafız bize nehirdeki timsahları gösteriyor. Bazılarının bir ton ağırlığında olduğunu anlatıyor. Su aygırlarının gece nehirden çıktığı yeri gösteriyor.

Hafiften tedirgin bu yürüyüşten sonra öğle yemeğimizi yemek için başka bir yere gidiyoruz. Attığımız ekmeklere gelen kuşları seyrederek yemeğimizi dışarda yiyoruz. Kuşların dışında bir de vervet maymunu geliyor attıklarımıza. Bizden çok korkmuş görünmediği gibi neredeyse dolan kartlarımı transfer etmekte olduğum bilgisayarımı alıp kaçacak bir pozisyona gelince arkadaşı kovalıyoruz .

Dönüş yolunda artık göç etmeye başlamış yüzlerce Gnu ile karşılaşıyoruz. Yolu da kaplamışlar, aralarından geçip kampa geri dönerken Peter yine telsizle konuşuyor, sonra dönüp bana gülüyor “Simba” diyor. Simba aslan demek. Muhteşem akşam ışığında iki dişi ve bir genç erkek aslanı görüntülüyoruz ve mutlu mesut kampımıza dönüyoruz.

Aslan Kral - 14 Temmuz 2009 Salı

Türkiye’den getirdiğim fasulye torbası ilk gün patladı. Biraz o şekilde idare ettim ama artık idaresi zor bir hal aldığı ve arabada her yer fasulye olduğu için odadan çamaşır torbasını getirip fasulye torbasını onun içine koydum. Çok “cool” görünmüyor ama yapacak bir şey yok. Bu arada yedek olsun diye getirdiğim disklerden birisi arızalandı. Neyse ki bir tane daha var, ama o da ekipten Burak’ın bavulunda kalmış. Yani şu anda 70 GB fotoğraf tek kopya olarak bilgisayarımda duruyor.

Sabahları Masai Mara düzlüklerinde balonlar oluyor. Sanırım gündüz vakti yükseldikleri için hiç görmüyoruz, ama sabah bizim olduğumuz yere yakın yerlerden kalkıyorlar belli ki çünkü çok alçakta görüyoruz sabahları. İlk ışık altında otlayan hayvanlarla beraber çok iyi görüntü verdikleri muhakkak.

Buraya gelirken “Acaba 100-400 mm yi alayım mı gerek olur mu” diye düşünmüştüm, ama düşünmeye gerek yokmuş.. Bu aralıkta bir objektif muhakkak lazım. Çünkü çoğu zaman hayvanları çok yakında görüyorsunuz ve kadraja sığdırmak çok kolay olmuyor. Geçen gün yazmıştım, zürafaları kadraja alabilmek için rehbere 2m kadar geri gitmesini söyledik.

Bugün 6:15′te kamptan Masai Mara düzlüklerine doğru hareket ettikten hemen sonra iki Çakala rastladık. O kadar karanlıktı ki, sırf belgelensin diye çok yüksek asa’da çekmek zorunda kaldım. ISO 6400 e getirip deklanşöre  bastım. LCD den çok kötü görünmüyor ama ekranda pek iyi görüneceğini hiç sanmıyorum.

Bizim ekipteki bir fotoğrafçı geldiğimizden beri hep aynı şeyi tekrarlıyor: “Erkek aslan”. Hatta “tutturdu” diyebiliriz . Rehberlere sürekli “erkek aslan görelim” diyor. Zaten biliyorsunuzdur, dişi aslanların yelesi yok, kocaman yelesi olanlar erkek aslanlar. Bunun için rehber telsizde özellikle erkek aslan anonslarına bakıyor. Bugün yine giderken gelen bir anonstan sonra girdiğimiz yolda yol üzerinde yürüyen bir erkek aslana rastladık. Aslan karşı yönden geliyordu, ve bize hiç aldırmadan yürümeye devam ettiği için yoldan çıkıp ona yol vermek durumunda kaldik. Biz yol dışından aslan yoldan bir süre gittik. Bu sürede ben oturdum, camı açtım ve göz hizasından fotoğraflar çekmeye başladım. Aslan 2 m yanımda beraber uzunca bir süre gittik. Tabii anonsu duyan bir tek biz olmadığımız için daha sonra etraf araba doldu, ama hayvan en az 15 arabanın arasında hiç aldırış etmeden yürüyüşüne devam etti. “İşte” dedik, “kral dediğin böyle olur”. Yoldan çıkıp araziye girdikten sonra izleme şansımız kalmadığından onu bırakıp yolumuza devam ettik. Masai Mara’da araçların yoldan çıkıp arazide hayvanları kovalaması yasak. Sürekli devriyeler geziyor ve gelip uyarıyor. Rehberler çok çekiniyorlar bu yüzden.

Başka bir erkek aslan anonsuna doğru gittik ama hayvan çok çalılık bir alanda uyukladığı için onu bırakıp devam etmek zorunda kaldık. Üçüncü anons günün sürprizini hazırlıyordu, av yakalamış bir erkek aslan ortalık denecek kadar iyi bir pozda iştahla besleniyordu. Ortalıkta o kadar çok araba vardı ki önce fotoğraf çekecek doğru dürüst bir açı bulamadık. Ama anlaşıldı ki diğer arabalarda fazla fotoğrafçı yokmuş, bir süre sonra birer ikişer gittiler. Sadece bizim araçlar kaldı ve istediğimiz gibi yer alıp hem seyredip hem de fotoğraf çektik.

Bugün programda bir Masai köyünü ziyaret vardı. Sabah kahvaltısı için kampa döndükten sonra Masai köyüne gittik. Masai köylüleri hayvancılıkla uğraşıyorlar ve taze ot neredeyse oraya gidiyorlar. Evlerini dairesel bir düzende kurup hayvanları da ortada tutuyorlar. Geleneksel kıyafetleri içinde dans ettiler, evlerini gezdirdiler ve pazar yerine götürdüler biz alışveriş yapalım diye. Alışveriş yaparken de pazarlık yapmak en büyük adetleri. Bu nedenle çok az alışveriş yaptım çünkü pazarlığı hiç beceremem. Bir de arkadaşlar zıplama yarışması yapıyorlar. Reisin oğlunun dediğine göre kim daha çok zıplarsa en çok kızı o tavlarmış. Masaililer çok eşliler, bir masai yerlisinin sığırı yettiği kadar eşi olabiliyormuş.. 10 sığır bir kadın.

Kampta geçireceğimiz en uzun zaman için tekrar geri döndük. 12:30 – 16:30 arası serbest zaman..

Serbest zamandan sonra ilk durağımız yine aslanlardı. Aslanlar yine uyuşuk uyuşuk yatıyorlardı. Bir telsiz anonsu bizi kendimize getirdi, çünkü aslanlar bu sefer yerde değil ağaçtalardı. Rehberimiz bunun çok ender olduğunu ve kendisinin bile hayatında ilk defa Masai Mara’da ağaca çıkan aslan gördügünü söyledi. Bu haber üzerine mutlu mesut fotoğraflarımızı çektik ama başına o kadar çok araç gelmişti ki, diğer araçların da  fotoğraf çekebimesi  için oradan ayrılmak zorunda kaldık. Aslanlar biz geldiğimizde ağaca tırmanmışlardı çoktan, ama inme konusunda tırmanmak kadar başarılı olmadıklarını anladık. Zavallı aslanlar o azıcık yüksek agğacın tepesınden bile inemediler, iki saat bir oraya bir buraya gittiler ağacın tepesinden. Ben tam “Artık itfaiye çağırıyorum, gelip şunları indirsin” diye konuşmaya başlamıştım ki, ikisi de zar zor inip kayboldular. Ekipteki fotoğrafçılardan biri biz çita gördüğümüz gün gelememişti, o yüzden rehberimize çita görmek istediğini söyledi. Çok sürmedi bir kaç hararetli telsiz konusmasının ardından anne çita ve yavrusu önümüzden yürüyorardı.  Bugün bütün hayvanlar arabalara bir kaç metre mesafeye kadar geldiler ama hiç aldırmadan yollarına devam ettiler. Çitalarda da durum değişmedi.

Saat artık 7 ye yaklaşmakta olduğu için kampa doğru yola çıktık, ama yolda yavrulariyla yuvarlanarak oyun oynayan iki aslan anne gördük. Bu da bizim kampa gidene kadar tebessüm etmemize yetti de  arttı. Güneşin batışını kaçırmayıp meşhur akasya ağacının fonuyla görüntüledik ve saat tam 7de kampın kapısından içeri girdik.

Hayat döngüsü – 15 Temmuz 2009 Çarşamba

Bugün Masai Mara’daki son günümüz, bu yüzden hem kahvaltıyı hem de öğle yemeğini yanımıza aldık. Saat 6:30 dan 19:00 a kadar arazi’de kalmayı planlıyoruz. Mara nehrinin kollarından birine gidip oradan geçiş yapan sürüler görebilir miyiz diye bakacağız.

Çıktıktan bir süre sonra bir buffalo sürüsü gördük, üzerlerinde kuşlar rahat rahat otluyorlardı. Biraz yakından fotoğraflarını çektik, seslerini dinledik. Hayvanlar ses çıkarmıyor pek ama çok yakın olunca hem ayaklarıyla ezdikleri otların , hem de yemek için koparıp çiğnediklerinin seslerini duyuyoruz. Buffaloları arkamızda bırakıp giderken bir küçük gölete rastlıyoruz. Gölette kırmızı gagalı leylekler var, bizde olmayan cinsten hayvanlar ve sudaki canlılarla beslenmekle meşguller. Gölette tanıdık bir türe rastlıyorum sonunda, bir alaca balıkçıl. Ankara Mogan’da binlerce kare fotoğrafını çekmiş olmama rağmen yine de çekiyorum .

Afrika’da gördüğümüz hayvanların ortak özelliği ya dinleniyor ya da besleniyor olmaları. Bu da oldukça durağan olmalarına neden oluyor. Çok fazla aksiyon göremedik yani bugüne kadar. Ama bugün tanık olduğumuz aksiyon bütün günleri kurtardı diyebilirim.

Yolda giderken iki çita gördük, anne ve yavrusu. Bana öylesine takılıyorlarmış gibi geldi ama rehberimiz bir ava hazırlandıklarını söyledi. Uzaktaki iki gazeli gösterdi.  Aralarında yaklaşık 500m vardı gazellerle çitaların.  Tabii anonsu duyan bütün arabalar gelmişti olay yerine. Hatta araçlardan biri fazla sokulunca çitalara biraz gerginlik bile çıktı hayvanları rahatsız ediyor diye. Herkesin arabası dip dibe, birbirinin önünde beklemeye başladık. Beklenen an bir süre sonra geldi ve çita gazellere doğru koşmaya başladı. Fakat ilginç olan gazeller de çitaya doğru koşmaya başladılar. Ben “bunların kaçması gerekmiyor mu” diye düşünürken olay anlaşıldı. Esas av gazeller değil otlakta oturmuş olan yavrularıymış. Çita yavruya doğru hamle yapınca anne baba gazeller de çitaya doğru hamle yaptılar. Bütün arabalar daha iyi görebilmek için birbiri üstünde hareket ederken av kısa bir süre sonra bitti. Küçük gazel çitalara av oldu. Bizim arabanın önüne geçen arabalardan ve olayın heyecanı yüzünden açıkçası pek doğru dürüst fotoğraf çekemedim, ama seyretmesi bile çok enteresandı. İki çita yavruyu ağızlarına alıp arabaların tam arasından geçip biraz ilerdeki çalılığa taşıdılar ve orda yemeye başladılar. Heyecan burda da bitmedi, aynı çalılıkta çitaların 20m ötesinde yatan iki aslan gördük. Rehberimiz “aslanlar çitaları hiç sevmez görürlerse öldürebilirler” dedi.. Heyecanla bekledik gözümüz iki grupta, neyse ki daha fazla av olmadı, aslanlar kalkıp gitti, çitalar da rahat rahat yemeklerini yedi.

Bu olayı canlı olarak görmek gerçekten çok heyecan verici bir tecrübeydi. Gazel anne ve babanın çitaya doğru koşmaları, çitanın avını yakalaması, yavrusuna vermesi hepsi bizim genellikle sakin gördüğümüz hayvanların aslında hayatlarından gerçek bir kesiti gösteriyordu. Gazel anne ve baba uzun süre çitalara 50m mesafede durdular ve izlediler. Biz giderken hala oradan ayrılmamışlardı.

Kuş Cenneti ve “Big Five” - 16 Temmuz 2009 Perşembe

Sabah kahvaltımızı ettikten sonra Masai Mara’yı arkamızda bırakıp Nakuru’ya doğru yola çıktık. Yol bazen bozuk, bazen asfalt dört buçuk saat sonra Nakuru’daydık. Nakuru Milli Parkı Nakuru şehrinin hemen yanında. Parka girerken şehre yakınlığını görünce aklıma İzmir-Gediz Deltası, Ankara – Gölbaşı – Mogan Gölü gibi bizdeki şehre yakın doğal alanlar geldi. Tamam bizimkilerde leopar, gergedan, maymun gibi egzotik hayvanlar yok ama, şunu garanti edebilirim ki hiç bir İzmirli ya da Ankaralının hayatında görmediği bir sürü canlı yaşıyor bu iki yerde de. “Afrika”yı genelde geri kalmışlık, ilkellik bağlamında kullanır insanlar, ama doğayla iç içe olmaları ve ona verdikleri değer açısından görünüşe göre bizden daha ilerdeler.

Nakuru Milli Parkındaki otelimize yerleşip öğle yemeğimizi yedik. Aslında ben etraftaki kuşlardan pek yemeğe konsantre olamadım. Başka bir kıtada olmanın güzelliği, neredeyse her gördüğünüz kuş yeni. Artık öğrendiğimiz üzere hayvanlar sizden kaçmıyor. Bu yüzden yemek sırasında sürekli olarak kalkıp fotoğraf çektim.  Otelimiz Sarova Lion Hill adında beş yıldızlı bir otel. Milli parkın içinde iki tane otel yapılmış, etrafları elektrikli tellerle korunuyor çünkü otelin hemen dışında geçen senelerde leopar görülmüş bizim arkadaşlar tarafından.

Yemekten sonra Nakuru’daki ilk turumuza çıktık. Buranın Masai Mara’dan farkı, ormanlık ve sulak alan olması. Daha çıkar çıkmaz babunlarla karşılaştık. Nakuru’da çok kalabalık bir babun popülasyonu yaşıyor, her tarafta dolular. Her yerde varlar. Onları fotoğraflıyorduk ki, rehberimiz “gergedan görmüşler” dedi, çok kısa bir mesafe sonra biz de gördük ve böylece Afrika’nın büyük beşinin tamamını görmüş olduk. Nakuruda bizim esas hevesimiz leopar üzerine, burada görülme şansı Masai Mara’dan çok daha yüksekmiş. Bugün bir anons geldi ancak biz çok uzaktaydık o yüzden gitmedik. Yarın bakacağız aynı yere.

Gergedan ailesini fotoğraflarken yağmur bastırdı ama bizim otele dönmeye hiç niyetimiz yoktu. Çünkü uzaktan Nakuru gölü gözüküyor ve göl üzeri pespembe ve bembeyaz görünüyordu. Pembeler flamingo, beyazlar da pelikanlar… Onbinlerce flamingo ve pelikan burada konaklıyorlar. Rehberimiz Mike bizi kıyıya doğru götürdü, ve Marabou leylekleriyle tanışma fırsatını bulduk… Çok korkunç görünümlü kuşlar olduğunu itiraf etmeliyim. 3 m lik kanat açıklıklarıyla devasa kuşlar ağaçların tepelerinde tünemişler oturuyorlardı. Tanıdık olan gagalarını takırdatmalarıydı sadece. Biraz daha ilerleyince kıyıya ulaştık ve bir kuşçunun görünce arabadan çıkıp ordan oraya koşturacağı bir manzarayla karşılaştık. Yüzlerce pelikan, kutsal aynak, leylekler, nil ördekleri ortalıkta dolanıyorlar… Arabadan indik (ama ortalıkta koşturmadım ben) ve yaya olarak bir kuşa yaklaştığım en kısa mesafeye gittim. Bir ara bir Marabou leyleğiye yanyana yürüyorduk neredeyse. Yaklaştığım hiç bir kuşta bir panik belirtisi olmadı. Sıkılana kadar uçan kuş alıştırması yapılabilecek bir yer tam. Göz alabildiğine pelikan, flamingo gerçekten inanılmaz bir manzara oluşturuyodu. Hele arasıra bulutların arasından çıkan güneş fotoğraf çekmeyi iyiden iyiye bir zevk haline getirdi. Flamingoların toplu olarak durduğu bir sahile doğru giderken iki çakala rastladık. Onlar da bize bir süre  poz verdiler. Yanına bir de Afrika balık kartalı eklenince zaten daha fazla bir şey isteyemezdim herhalde o gün için.

Bu arada kuşların olduğu bölgeye gelince, tele objektifim takılı olduğu 5D Mark II yi bırakıp emektar 1D Mark IIN ye geri döndü. Çünkü çözünürlük açısından 5D belki çok avantajlı ancak hızlı netleme ve takip konularında 1D serisinin yanından bile geçemiyor.. Arada bir deneme olsun diye ya da film çekiyorsam takıyorum artık teleyi 5D ye.

Akşam yemeğinden sonra dişarda ateş karşısında oturduk. Konumuz bu sefer ışık ölçümü ve flaşlardı. 3 saat süren ve daha çok soru cevap sohbet şeklinde geçen ve bol bol fotoğraf çekilen geceden sonra sabah 6 da kalkmak üzere odalarımıza çekildik.

Yarın sabah çıkıp leopar arayışına geri döneceğiz.

Leopar Günü - 17 Temmuz 2009 Cuma

Nakuru Milli Parkının en önemli özelliği, küçük bir alan olduğu için, yaşayan türleri görme olasılığının da çok olması. Bu yüzden de Nakuru’da yaşayan leopar’ları görmek Masai Mara’dakinden çok daha kolay. Biz de sabah leopar arayışına başlarken neredeyse göreceğimize emindik. Nitekim çok geçmeden gelen bir anons bize bir leoparın ormanda yürüdüğünü söylüyordu. Gittiğimizde bir sürü araç gelmişti ve uzakta yürüyen leoparı seçmeye çalışıyorduk. Sonunda çalıların arasında kıvrık bir kuyruk gördük. Ormanlık alanda sakin sakin yürüyordu leopar. Tabii en az 15 araç da peşinde. Ortam ormanlık ve ışık da oldukça azdı, bu yüzden ISO değerini iyice artırıp makul bir perde hızı yakalamaya çalıştım ki bu perde hızı da en az 1/100-200 arası bir şeye denk geliyor. Aksi takdirde hayvan hareket etmese bile 500mm de çekilen fotoğraflar daha düşük hızda ne yaparsanız yapın titrek çıkıyor.

Hayvanı bir görüp bir kaybederek ilerledi bütün araçlar. Hepimiz bekliyoruz ki, güzel ışık alan bir ağaca tırmanıp biz güzel güzel poz versin. Tabii ki olmadı, leopar yürüyüp gitti. Ancak bir ara çıkıp bir ağacın gövdesine yatar gibi oldu ama kısa zamanda oradan kalkıp yürüyüp kayboldu. Biz bir süre orada bekledik acaba çıkar mı diye ama sonra vazgeçip göl kıyısına gitmeye karar verdik.

Göl kıyısi bir oyun parkı gibi.. Binlerce flamingo ve pelikan var. Bizim aracımız pelikanların yoğunlukta olduğu bölgeye yanaştı. Daha önce bu kadar çok pelikana bu kadar yakın olmamıştım doğrusu.. Seslerini dinlemek ve uçarken kanat seslerini duymak gerçekten etkileyici bir tecrübeydi. Burada ekiple “uçan kuş çekimi” üzerine konuştuk biraz. Uçanların nasıl çekileceğini çalıştık. Burası kuş fotoğrafı çekimi öğrenmek için çok uygun bir yer çünkü her boy ve durumda kuş var burda. İster küçücük su kuşları, ister koca pelikanlar, ister uçan, ister duran nasıl isterseniz öyle çekebiliyorsunuz ve en eğlenceli tarafı hiç de dikkatli olmak zorunda değilsiniz, sizden korkmuyorlar çünkü.. İstediğiniz gibi ani hareket yapabiliyorsunuz. Bir süre burda çalıştıktan sonra öğle yemeği için otele geri döndük.

Yemek sonrası tekrar çıktığımızda bu sefer daha önce leopar gördüğümüz yerlerde gezmeye başladık. Ve ekibimizden Elif leoparı bir ağaçta rahat rahat uzanmış bir şekilde gördü. Üstelik bu sefer ilk biz gördüğümüz için etrafta hiç araba yoktu. Rehberimiz “Siz biraz çekin, sonra anons edelim, 100 tane araba gelir buraya birazdan” dedi.. Biz de deliler gibi fotoğraf çekmeye başladık. Sonra ortalık araba doldu ve geri çekilmek zorunda kaldık. O kadar çok araba oldu ki, leoparın yattığı ağacın önünde bayağı bir trafik sıkışıklığı oluştu. Leopar o kadar tepkisiz ve aldırmazdı ki, herhalde ordaki hiç kimse kendini bu kadar önemsiz hissetmemiştir.

Bir süre sonra hayvan kalktı, ağaçtan indi.. Ortalıkta heyecan çığlıkları ve deklanşör sesleri tabii… Yerde bir süre yürüdü, arabaların arasından yolu geçti, gidip başka bir ağaca çıkıp yattı. Yine bütün arabalar üstüste bu sefer daha uygun bir pozisyonda oturan leoparı çekmeye başladı. Bizim rehberler Ecologic Travel’in sürekli rehberleri oldukları için diğer rehberlerden farkları, fotoğraf için gereken ışık ve pozisyonu çok iyi biliyorlar ve bizim bir şey söylememize gerek bırakmadan doğru pozisyonu buluyorlar. Akşama kadar orada kaldık. Bundan önce ben “yaban hayatta güzel bir poz için 3-4 saat beklersiniz” dediğimde “hadi ya mümkün değil, olmaz” diyen ekip elemanları, leoparın karşısında 3 saat geçirdiler ve rehber “artık otele gitmemiz lazım” dediğinde hala gözleri vizörde “tamam sadece bir dakika daha” diyorlardı .

Kuş Cenneti ve Babun Tepesi – 18 Temmuz 2009 Cumartesi

Nakuru aslında bir “Kuş cenneti”  olarak biliniyor. Ama bizim sabah çıktıktan sonra ilk gördüğümüz iki tür sırtlan ve aslandı. Sırtlanlar grup halinde aceleleri varmış gibi koşarak bir yerlere gidiyorlardı. Yakında yatan bir dişi aslanın az ilerisinden geçerlerken aslan çok huzursuzlandı ama herhangi bir etkileşimleri olmadı. Sırtlanlar yola dik bir şekilde koşarak görüş alanımızdan çıktılar.

Hedef türümüz yine leopar ya da bir erkek aslandı, ama bir iki turdan sonra vazgeçip göl kıyısına gitmeye karar verdik. Yine onbinlerce flamingo, binlerce pelikan ve her türden kıyı kuşu ortalıkta dolanıyordu. Hem ışık çok güzeldi, hem de göl durgundu, bu yüzden de hayvanlar harika birer model oldular.

Uzunca bir süre kuşlarla beraber geçirdik. Nakuru gölü aynı Ankara Mogan gölü gibi bir kasabanın hemen dibinde olduğu için buranın Masai Mara’dan farkı sadece safari arabaları ve yabancı turistler yok, Nakuru halkı da göle gelip vakit geçiriyor. Yolda sık sık okul otobüsleri görüyorsunuz. Okullar öğrencileri getiriyorlar yaban hayatı göstermek için. Bu yüzden kuşların olduğu göl kıyısı bir hayli kalabalıktı. Öğleye kadar  bütün vaktimizi göl kıyısında geçirdik ve sonra otele döndük.
Otelde ekmek kırıntılarını kuşlara attıkları bir yer var. Buraya onlarca tür kuş geliyor ve insanlardan da çok ürkmüyorlar. Yemekten sonra biraz bu küçük arkadaşları görüntüledikten sonra tekrar aracımıza binerek parka girdik.

Nakuru gölüne tepeden bakan bir yer var, adına “Babun tepesi” diyorlar. Gölün tamamını görmek için öğleden  sonra oraya gittik. Neden Babun tepesi dediklerini hemen anlıyorsunuz, çünkü ortalık babun dolu. Gelip hem size poz veriyorlar, hem de sizinle poz veriyorlar. Eğer açıkta  herhangi bir eşya unuttuysanız onu da alıp gidiyorlar. Tepe tamamen göle hakim bir konumda. Yukarıdan daha önce gezdiğiniz her yeri görebiliyorsunuz. Flamingolar gölde pembe pembe parlıyor, yollar, gelen giden arabalar, hayvanlar… Bir süre burada vakit geçirip az önce tepeden baktığımız kıyıya geri döndük. Gölün kıyısı boyunca devam ettik. Ertesi günü sabahtan Naivasha gölüne doğru yola çıkacağımızdan bu Nakuruyu son görüşümüz oldu. Kıyıdan ayrıllmadan tekrar inip 5 m ötemizdeki pelikanlara veda edip otele döndük.

Naivasha Gölü ve Afrika’da Son Gün - 19 Temmuz 2009 Pazar

Bugün en yorucu günümüz olacak Afrika’daki. Sabah kahvaltıdan sonra araçlara binip bir buçuk saatlik mesafedeki Naivasha gölüne gittik. Bu göl de bir kasabanın hemen yanında. Başkent Nairobi’ye çok yakın olduğu için de sayfiye yeri olarak epey rağbet gören bir yermiş. Bizim gittiğimiz yer “Naivasha Country Club” adında bir yerdi ve kapısından girdiğimizde muhteşem bahçesiyle karşılaştık. Bahçede vakit geçirmeden önce gölde bir tekne turu yaptık. Naivasha’da yırtıcı hayvan yok, ama suda su aygırları var. ve gölün karakteristik hayvanı “Afrika Balık Kartalı” yaşıyor. Çiftler halinde ağaçlarda tüneyen bu hayvanları gölden balık  avlarken çekmek oldukça eğlenceliydi Yalnız o kadar yakına geliyorlardı ki, odak uzaklığı seçimimin yanlış olduğunu fotoğraflara bakarken anladım.. Tekneciye bir daha geleceğimizi söyleyip öğle yemeği için tekrar bahçeye döndük.

İngiliz etkisi o kadar çok hissediliyor ki, Bush breakfast’tan sonra kendimizi yine 19. yüzyıldaki aristokratlar gibi hissettik. Bahçede “kutsal aynak” denen, bizim kelaynakların akrabaları kuşlar var.  Bu kuşlar evcil değil, vahşi kuşlar ama her hayvanda olduğu gibi insanlardan kaçmıyorlar. Yemek yerken ben “bakalım ne kadar yaklaşıyorlar acaba” diye ekmek atma gafletinde bulundum. Birden düğmelerine basılmış gibi bütün kuşlar bana doğru gelmeye başladı. Garson geldi, “devam ederseniz üzerinize çıkarlar” dedi. Yeterince ikna edici bir uyarı oldu bu benim için. Biraz fotoğraflarını çektim, ekip elemanlarından Faruk Bey kendini feda edip elinde bir tabak dolusu ekmek kırıntısıyla kalkıp hayvanları masanın yanından “fareli köyün kavalcısı” misali uzaklaştırdı.

Yemekten sonra tekrar bir tekne turu yapıp kartalları yakından izledik. Hayvanlar gerçekten çok atik ve çevik hayvanlar. Balığa doğru yaklaşıp birden hamle yapıp pençeleriyle kapıyorlar. Ve sonra tiz sesleriyle eşlerine haber veriyorlar. Bir saatlik bir geziden sonra tekrar bahçeye döndük ve ayrılacağımız saate kadar biraz dinlendik.

Naivasha’dan sonra uçak saatine kadar gideceğimiz yer Nairobi’deki Carnivore Et Lokantasıydi. Dünyaca ünlü bu restoranda her türlü hayvanın etinden yapılmış yemekleri yemek mümkün. Gece yarısına kadar burada vakit geçirip 2:30daki uçağımıza binmek üzere alana gittik.

Ve 10 günlük Kenya gezimiz böylece noktalanmış oldu.

Son Söz – Ekipmanlar

Afrika seyahati başta beni biraz endişelendiriyordu, çünkü oraya sadece gezmeye gitmedim, güzel fotoğraflar çekmeye gittim, insanlarla fotoğraf da konuştuk, onların gezinin başıyla sonu arasında fotoğrafla ilgili bilmedikleri şeyler öğrenmelerini sağlamaya çalıştım. Bu yüzden de gerekli gereksiz her türlü ekipmanı yanımda götürdüm. Bazı ekipmanlarımı sürekli kullandım, bazılarını hiç kullanmadım. Mesela 50mm f1.4 objektifi çantadan bile çıkarmadım. 70-200 f2.8 i sadece Mara köyünde kullandım. Tripodumu sadece bir kere kurdum, o da “eh o kadar taşıdım barı kurayım” diye.

Sensörlerin temizliğinin büyük sorun olacağını düşünüyordum. Çünkü ortam çok tozlu ve ben ikide bir TC çıkar tak derken bol bol objektif değiştirdim. Ama bir kere dışında sensör temizliğine çok gerek olmadı. Sanırım 5D nin sensör temizleme yeteneği ufak tefek tozlraın yapışmasına engel oldu.

Gezinin “en iyiler” – “en kötüler” listesini yapmak gerekirse:

En iyiler:

1. Rehberlerimiz:  Rehberlerimiz Mike ve Peter’e de haklarını teslim etmemek olmaz. Gezi boyunca bizim gözümüz kulağımız oldular. Koskoca Masai Mara’da telsizden bir anons geliyor, son sürat bastırıyorlar, elleriyle koymuş gibi buluyorlar söylenen yeri. Ayrıca fotoğraf çektiğimizi de göz önüne alıp hem açı hem ışığı kendileri ayarlıyorlardı dururken. Bir hayvanı izlemeye gelmiş 20 arabanın arasında yılan gibi kıvrılıp bize en güzel fotoğrafları çektirecek açıları buldular. Gördüğümüz tüm hayvanların adlarını biliyorlardı, görüş alanımızda tam yoksa hayvan kitaptan fotoğraflarını gösteriyorlardı. Son derece uyumlu, saygılı, neşeli ve işlerini iyi yapan insanlardı.

2. Safari arabalarımız: Arabalar inanılmaz. Külüstür minibüslermis gibi görünuyor, ama hem rahat, hem fotoğraf çekmek için muhteşem, hem de arabanın girmediği, geçmediği yer kalmadı. Arkadan itişli bu arkadaşların ne bir kere zorladığını ne patinaj yaptığını ne de altını vurduğunu gördüm. Tavanı da tamamen kalkıyor ve tam bir fotoğraf arabası oluyor. Bu araba olmasaydı bir çok hatıramız ve fotoğrafımız olmayacaktı.

3.Canon 5D Mark II: Süper performans gösterdi. Masai Mara tam ona göre bir yermiş. Fazla ani hareket yok, hayvanlar  belli bir mesafenin altında zaten. Uygun objektifle muhteşem sonuçlar çıktı. LCD den canlı kadraj yapmaya ve elle netlerken büyütmeye izin vermesi de teleconvertor kullanımında tamamen yeni boyutlar açtı. Üst üste TC kullanarak çektiğim ve baskı kalitesinde fotoğraflar var.

4.Asus EeePc 1000h: Hem boyutları, hem pil ömrü hem de performansıyla olmazsa olmazlardandı. Hem fotoğrafla ilgili konuşurken, hem fotoğraf transfer ederken, hem günceyi internetten gönderirken başroldeydi. Safariye çıkarken de yanımdaydı, tüm olumsuz koşullara başarıyla dayandı.

5. Canon EF 100-400mm objektif: Tam buranın objektifi. Çünkü neyi hangi mesafede göreceğiniz belli değil. Ekip üyelerinden birinin 600mm f4 objektifi vardı, benimle beraber aynı arabadayken rehbere arabayı hayvanlardan 2m uzaklaştırmasını söylemek zorunda kaldık. Çünkü o kadar yakın ki hayvanlar. İstediğiniz kadrajı yapmak için Afrikaya bir zoom objektifle gelmek şart. Canon 500mm f4′ü zaten saymıyorum, o işini muhteşem bir şekilde yaptı, ama yanında 100-400 olmasaydı bu kadar mutlu olmazdım.

6. Canon EF 24-70mm objektif: Eğer full frame gövdeniz varsa 24mm, eğer makinanızın sensörü daha küçükse en az 18mm den başlayan bir öbjektifiniz olmalı. Manzara o kadar güzel ki, çekemezseniz üzülürsünüz.

7. Lowepro RoadRunner çanta: Bu çanta tüm ekipmanımı aldı, ve tekerlekli olduğu için bana hiç yük olmadı, uçakta baş üstü dolaplarına sığdı, gezinin yıldızlarından biri oldu.

8. Ecologic Travel Sweatshirt’u: Kenya seyahatine başlamadan önce bir kutu içerisnde üzerinde Ecologic Travel yazan kazaklarımız geldi. “Afrikada kazağı ne yapacağız ki” diye düşünebilirsiniz ama meğer şu aralar orası güneş olmadığı zaman serinmiş. Nitekim bütün gezi boyunca kazağı üzerimizden hiç çıkarmadık. Ben İstanbul’a indiğimde hala üzerimdeydi. Hem tasarımı hem malzemesi son derece güzel ve günlük hayatta da rahatça giyilebilir bir kazak.

9. Mara Sarova Oteli Çamaşir torbası: Bütün gezi boyunca yanımdaydı, fasulye torbam patlayınca fasulyeleri onun içine doldurdum ve makinaya destek olarak onu kullandım. Sürekli ordan oraya atıldı, düştü, üstüne basıldı ama patlamadan gezi sonuna kadar başarıyla hizmet etti.

En kötüler:

1. Burdan götürdüğüm fasulye torbam: Daha ilk gün patladı, hiç kullanamadım. Daha sağlam bir malzemeden yapılması gerekliymiş.

2. Ergorest pencere tripodu: Kullanmak için takacak yer bulamadım ve boşu boşuna taşıdım, kulllanmak mümkün olmadı.

3. Tripod : Neredeyse hiç kullanmadım, bir dahaki geziye yanımda olmayacak.. Üstelik en ağır ekipmanlarımdan biriydi..

4. 50mm f1.4 ve 70-200mm f2.8: Boşuna çantada yer kaplayan objektifler oldular. Aslında 70-200 bazı durumlarda kullanılabilirdi ama sürekli objektif değiştirmek zor olacağı için çantada kaldılar. Masai yerlilerini ziyarete gittiğimizde kullanıldı 70-200 ama 24-70 varken ona çok az iş düştü. Kullansaydım belki en iyiler kategorisinde yer alacaklardı ama bu gezide boşa ağırlık oldular.

5. Internet: tam bir hayal kırıklığıydı. Gerçi tamamen vahşi doğanın ortasında internet beklentisi ne derece mantıklı ama benim günce tutmak gibi bir hayalim olunca bazen sıkıntı yarattı. Otellerde “business center” seklinde internet bağlantısı olan odalar var ama oradan ancak email kontrolü yapılabilir, internet çok yavaştı heryerde. Turkcell’iniz varsa cepten 1 MB için 10 TL karşılığında bağlanabiliyorsunuz internete. Burak Afrikanın yerel operatörü Safaricom’dan internet için kart almıştı ama onda da çok performans alamadık.

Son söz – Gezi

Afrika her zaman çok ilgi çekici bir kıta olmuş. Hakkında filmler, belgeseller, kitaplar olan bir  kıtayı ziyaret etmek zaten başlı başına büyük bir tecrübe. Buna bir de Burak Doğansoysal’ın yani Ecologic Travel’in başarılı organizasyonu eklenince son derece zevkli 10 gün geçirdik. Seçilen bölgeler, konaklanan oteller dört dörtlüktü. Savan, orman, sulak alan tüm habitatları gördük. Kenya halkıyla çok fazla bir etkileşimimiz olmadı. Yerli halkı sadece arabayla bir yerden bir yere giderken uzaktan gördük. Bir Masai köyünü ziyaret ettik gerçi ama onun da ne kadarı otantik ne kadarı tiyatro anlamak mümkün değil, ama en azından Kenya’nın gelişmemiş bölgelerinde nasıl yaşadıkları hakkında fikrimiz oldu. Onun dışında karşılaştığımız Kenya’lıların hepsi otelde gördüğümüz insanlardı ve hepsi de birbirinden kibar, yardıma hazır insanlardı. Yolda eşya taşırken kim görürse görsün, o sırada odaları temizleyen görevli, bir yerden bir yere  giden bekçi, ilk sordukları “yardım edebilir miyim”di.  Kenya’nın parolası “Hakuna Matata” yani “Dert etme, no problem” gibi bir şey. Zaten bunu kendine prensip edinmiş bir ülkenin insanlarının da rahat ve kolay iletişim kurulabilir olması çok normal.

Ülkede İngiliz etkisi çok fazla görülüyor, arabaların direksiyonları sağda, trafik bizim ülkenin tersi şeridinden işliyor.. Herkes ingilizce biliyor. Televizyon ve gazetelerde kullanılan dil ingilizce. Gittiğimiz Masai köyünde insanlar tezekten yapılma evlerde oturuyor, kabile hayatı sürüyor, ama hepsi ingilizce konusuyor. Herkesin bir ingiliz adı var, bir de kendi dilinde adı var. Eğer bir insan Kenya’da okula gittiyse mutlaka ingilizce konuşuyor.

Kenya’nın beni en çok etkileyen yanı, insanların doğal alanlara olan özeniydi. Özellikle Nakuru Milli Parkı neredeyse şehrin içinde yer alıyor. Caddelerden geçip milli park kapısından girdiniz mi, maymunlar, gergedanlar, leoparlar, aslanlarla vahşi bir doğa var içerde. Sürekli okul otobüsleri görüyorsunuz, öğrencilere bu ortamı gösteriyorlar. Bizim ülkeyle kıyaslarsanız, Ankara Gölbaşındaki  Mogan gölünü düşünürseniz, Gölbaşında caddelerden geçip Mogan gölü sınırından girdiniz mi, kebapçılar, piknik alanları, Ankara Büyükşehir Belediyesinin doğal sazlık alanları yerle bir edip kondurduğu Mogan Parkı ve akşamları atılan havai fişekleriyle “vahşi” bir yaşam var içerde. Ankara halkıysa burnunun dibinde 200 tür barındıran gölde sadece piknik ve düğün yapıldığını sanıyor.

Kenya’da şunu anladım ki, “gelişmişlik” ile “medeniyet” birbirinden çok farklı kavramlar. Evet, biz Kenyalılardan daha gelişmiş şartlarda yaşıyoruz, ama çevreye olan saygımız, dünyayı çevremizdeki canlılarla paylaşma isteğimiz ve tarzımız Kenya’lıların tarzıyla taban tabana zıt. Orda gördüm ki, insanın doğal çevresine yapabileceği en iyi şey “karışmamak”, “müdahale etmemek”. Bizim ülkemizde çok uzak olduğumuz kavramlar bunlar. Masai Mara’da, Nakuru’da gezerken hep kafamda bunlar vardı. Bu adamların bizden ne farkı var da buraları koruyorlar, biz çarçur edip bırakıyoruz, üstüne bir de doğal alanları yok edecek projeler yapmaya çalışıyoruz (Göksu nehrinin suyunun Konya havzasına verilmesi projesi gibi). Tabii çok kısa bu gezide Kenya’da doğaya zarar veren projeler var mı yok mu bunu görmek mümkün olmadı. Ama bizim ülkemizde Nakuru’ya benzeyen Gediz Deltasına liman yapılsın mı yapılmasın mı tartışmasına tanık olmak her zaman mümkün.

Kenya gezisinden hiç unutmayacağım bazı anılar var kafamda:

1. Av sırasında çitanın yavruya hamle yapmasının ardından anne baba ceylanların var güçleriyle çitaya doğru koşmaları… Düşünün, sizi öldürüp yemesi işten bile olmayan bir yaratığa doğru koşuyorsunuz, üstelik hiç kurtarma umudunuz olmamasına rağmen. Daha sonra anne baba ceylanların çitaları uzun süre yakın mesafeden izlemeleri.. Çok etkileyici ve sarsıcı bir sahneydi. Biz ayrılırken hala oradalardı…

2. Göz alabildiğine açık Masai Mara düzlükleri. Eğer bunun yeterince etkileyici olmadığını düşünüyorsanız, bu sonsuzluğun ortasına yalnız bir akasya ağacı ekleyin. Yanına da bir zürafa sürüsü koyun. Uzakta da sürü halinde ceylanlar ve zebralar olsun. Gökyüzü de masmavi ve pamuk bulutlarla dolu olsun.

3. Güneş batışları… Ekvatorda olmamızın etkisi midir bilmiyorum, sanki güneş daha uzun sürede batıyor ve gökyüzü daha kırmızı oluyormuş gibi geldi bana

4. Arabada giderken ayağa kalkıp manzara seyrederken yüzüme vuran serin rüzgar.

5. Mara nehri kıyısında silahlı bir muhafızın eşliğinde vahşi hayvanların ayak izlerini izleyerek yaptığımız yürüyüş.

6. Vahşi hayvanlara üç dört metre gibi çok yakın mesafelerde yaklaştığımız ve bastıkları ve koparıp çiğnedikleri otların seslerini duyduğumuz anlar. Özellikle bir zürafa sürüsüne yaklaşmamız ve uzun süre izlememiz belleğimden silinmeyecek.

7. Aslan kralın araba yolundan üzerimize doğru hiç sapmadan yürüyüp bizim yoldan çıkıp araziden gitmemize neden olması. Uzun bir süre o yoldan biz yanındaki araziden gittik. Tam göz hizamda ve 2 m yanımda yürüdü uzun süre. Vahşi bir aslanın nefes alışını hissetmek çok farklı bir tecrübe. O anlardan pek fotoğraf yok çünkü makinayı kenara koyup sadece izledim.

8. En az 500 pelikana 5 m mesafede durup seslerini dinlemek ve ne kadar büyük olduklarına bir kere daha hayret etmek

9. Rehberlerimiz Peter ve Mike’in telsizde birbirlerini cağırmaları:
   – “Mayko… Mayko..”
   – “Pita”…

10. Arazideki tüm rehberlerin birbirleriyle bitmez tükenmez telsiz konuşmaları ve her konuşmanın sonuna koydukları “tamam” ya da “roger” anlamındaki “roja”..

11. Jambo şarkısı… Günde en az 10 kere duymadan geçmediğimiz, doğum günü kutlamalarında bile “happy birthday to you” yerine söyledikleri şarkı. Restoranda canlı müzik yapan adam söylemezse rehberin cep telefonu o melodide çalıyordur mutlaka. Zaten bir süre sonra safari sırasında bir şeyler mırıldandığınızı farkediyorsunuz, bir de bakıyorsunuz Jambo şarkısı. Merak edenler için işte şu şarkı: http://mwanasimba.online.fr/E_songs_jambo.htm

Kenya gezisi tamamen fotoğrafla dolu, her anı heyecanlı, çok zevk alarak yaşadığım bir gezi oldu. Fiziksel olarak zor bir geziydi, her sabah 5:30 da kalktık, tozlu ve bozuk yollarda gittik, ama kafamı tamamen boşaltan, bana huzur veren, heyecanlandıran, çok farklı duygular yaşatan bir geziydi.

Paylaş:
  • Print
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • FriendFeed
  • Live
  • PDF
  • Twitter
  • Yahoo! Buzz
  • LinkedIn
  • MySpace
  • StumbleUpon
  • Tumblr

Henüz yorum yok!

Yorumlarınızı Yazın